13 Ağustos 2010 Cuma

Hayvanları Birbirlerinden Korumak Elinizde!

Bodrum yarımadasında bir yazlık site… Tam bir cennet! Çalışmak yok, tatil var. Stres asgari, dinlenme azami düzeyde. Ortalıkta mutlu mesut koşuşturan hayvanları da unutmamak lazım tabii. Yan komşunun köpeği Barni’nin karşı komşunun kedisi Karamel’le dalaşması her günün izlenesi sahnelerinden.

Ama tüm bunlar sadece kısa bir süreliğine devam edecek aslında. Ardından gelecek pek çok trajik olayın habercisi bu şenlikli aylar.

Yaz aylarında hayat tatilcilere ve onların havyanlarına güzel. Herkeste nereye kanalize edeceğini bilmediği bir sevgi ve enerji fazlası mı var acaba? Her yerde mutlu ev kedileri, mesut ev köpekleri… (Sitenin en babacan adamının mutlu da bir keçisi varmış vakt-i zamanında, köpek gibiymiş tam. Ama konumuz bu değil, nerede kalmıştık?) Bu sevimli hayvanlarla ilgili pek az kişinin bildiği bir şey ise, aslında onların sahipsiz olduğu. Yaz başında kendilerini bazı insanların yanında bulsalar da sahipsizler işte. Bunu sadece Ağustos’tan sonra bu yazlık muhitte yaşamaya devam edenler biliyor. Sözde sahipler bu sevgi ve enerji fazlasından kurtulup asıl hayatlarına, geldikleri şehirlere dönerken güya sahiplendikleri hayvanları ortalıkta bırakıveriyorlar çünkü.

Sonuç mu? 10′ar, 15′erlik gruplar halinde başı boş dolaşan aç ve susuz hayvanlar. Evlerde bakıldıkları için çöp karıştırmayı bilmeyen kediler, yaşadığı yeri koruma güdüsüyle 100 m. öteye yiyecek aramaya gidemeyen köpekler. Bırakın mangal sefası artığı kemikleri, kuru ekmeği bile bayıla bayıla yiyen hayvanlara dönüşüyorlar.

Geçen sene karşı komşumuzun çok güzel, çok sevimli bir kedisi olduğunu yeni hatırladım. Adı Balım’dı. Bal rengiydi, pek terbiyeli bir kediydi. Evimize de gelirdi ara sıra. Annem dışında herkes onu, o ise annemi severdi nedense.

Öğrendim ki Ağustos sonunda ortalığa bırakılmış köpekler parçalamışlar Balım’ı. Bir zamanlar ev hayvanı olan birkaç köpek… Hem de açlıktan!!! Balım’ın sahibi feryat figan. Cenaze törenleri mi yapılmamış, göz yaşı mı dökülmemiş ardından? Köpeğe mi üzülürsün kediye mi? (Belki de o yüzden Balım’ın yerini cevval bir kedi olan Karamel aldı…)

Kaç defa şahit oldum hayvanlar konusunda “vicdan yapmalara”, “bir kere eve aldıysan bakacaksın kardeşim”lere, “olur mu öyle sokağa bırakmak” demelere. Ama birileri bırakıyor işte, belki de bizzat bunları söyleyenler…

——————–

Bu haftanın kampanyası bildiğiniz üzere “Sokak Hayvanlarına Bir Kap Su”. Aşırı sıcaktan devlet memurlarına bile izin verilen şu günlerde, o kalın kürklerinin altında yaşam mücadelesi veren hayvanları lütfen arada aklımıza getirelim. Evde sakladığınız o yoğurt ya da dondurma kaplarına su doldurup köşe başına bırakmak; et, tavuk veya balık yedikten sonra kemik ve kılçıkları aç sokak hayvanlarının bulunduğu bir yere atmak o kadar da zor değil.

Tabii ki size “sokakta kalmış hayvanları sahiplenin” diyemem. Hayvan beslemek büyük sorumluluk ne de olsa. Ama sokakta yaşayan kedi ve köpekleri arada sırada hatırlamanızı isterim. Özellikle daha önce sahipli olduğunu ve sokağa bırakıldığını bildiğiniz, evde yaşamaya alışmış olanları. Çünkü biz her ne kadar “amaaan diğerleri nasıl buluyor yemeği, o da bulur oradan buradan bir şeyler” desek de, gerçek bunun tam tersi.


21 Temmuz 2010 Çarşamba

Hiçbir şey kişisel değildir - II


Bir önceki yazımda Towelhead filminin konusunu kısaca anlatmıştım. Bu haftaki bölümde ise, filmin en önemli meselelerinden biri olan, Jasira’nın “komşu amca” Bay Vuoso ile ilişkisinden bahsedeceğim.
Vuoso’nun Jasira’ya olan ilgisi filmin en başından fark ettiriliyor seyirciye. Aslında, ilgiden hoşlanan Jasira da Vouso’yla belli belirsiz flört ediyor. Bay Vuoso –bildiğimiz kadarıyla– sapık da değil sübyancı da. Hele hele kötü biri, hiç değil!
Jasira’ya olan hislerini fark ettiği anda bastırmaya çalışıyor; çünkü hata yaptığını/yapmak üzere olduğunu biliyor, çünkü nefsine yenilmesi Jasira’nın da nefsine yenilmesi demek olacak, onu da biliyor. Ama yine de kendisine engel olamıyor. Aralarında cinsel gerilimin olduğu birkaç sahnenin ardından, Jasira’nın, babası Rifat evde yokken, sevgilisi Thomas’ı evinden uğurladığı bir gece Bay Vuoso onu, kendisinden faydalanmak isteyen erkeklere karşı koruma güdüsüyle Jasira’nın evine gidiyor; ve gerilimin zirveye çıktığı bir anda olan oluyor, adam parmaklarıyla Jasira’nın bekaretini “bozuyor”. Yaptığını gördüğü anda paniğe kapılıp o anda özür dileyerek kaçıyor. Jasira ise olanların “mana ve ehemmiyetini” kavrayamamış bir halde adamın ardından bakıyor.
Bay Vuoso asker, mahallede herkes biliyor her an bir savaş alanına gönderilebileceğini. Kendisi ise bunu kullanıyor ve Rifat’ın evde olmadığı bir başka gece Jasira’nın evine giderek “tayinim çıktı” diyor, “yarın sabah Irak’a gidiyorum”. Genç kız, -ne yazık ki- pek çok kadının yaptığı ve yapacağı şeyi yapıyor ve onu eve alıyor. Sevişiyorlar. Ertesi sabah Jasira fark ediyor ki Vuoso’nun bir yere gittiği yokmuş, ona yalan söylemiş, onu kandırmış.
Bütün bunlara rağmen film, Jasira’yı kurban olarak göstermek yerine onun iradesinin ve arzularının belirleyici rolünü de ortaya koyuyor. Tam da bu yüzden durumun karmaşıklığı olabildiğince göz önüne serilebiliyor. Kimse Jasira’ya tecavüz etmiyor. Hatta ve hatta bizzat Jasira kur yapıyor Vuoso’ya. Peki öyleyse film neden bu kadar rahatsız edici? Neden film boyunca (ve sonrasında) seyirci kendisine “adam bu kıza tecavüz mü ediyor yoksa hakikaten iki tarafın da rızası var mı” diye soruyor?
Reşit olma yaşı dünyanın hemen her yerinde yaklaşık 18′dir. Bu yaşın altındakiler yapıp ettiklerinden ya hiç sorumlu tutulmazlar ya da kısmen sorumlu tutulurlar. Çünkü onlar rüştlerini ispatlamamışlardır, kendilerini bilmezler. Böyle düşünüldüğünde, Jasira’ya göz kulak olan komşu kadın Melanie’nin de filmde dile getirdiği üzere, Bay Vuoso, iyiyle kötüyü ayıramayan Jasira’ya tecavüz etmiştir. Bununla beraber Vuoso’nun kendisini pekala “Jasira bana kur yaptı” diyerek savunması önünde de bir engel yoktur. Çünkü filmin başında da gördüğümüz gibi aslında belli bir yaşın üstündeki kızlar yapıp ettiklerinden kesinkes sorumludur.
Kendilerini bırakın, çevrelerindeki erkeklerin de yapıp ettiklerinden sorumludur genç kızlarve kadınlar. Ne de olsa kasık traşı yapması için üvey babasına cesaret veren Jasira’dır; babasını, ondan tokat yiyecek şekilde kıştırtan Jasira’dır; Bay Vuoso’ya “kuyruk sallayan” da yine Jasira’dır.
Her ne kadar yasalar Jasira’yı korusa da toplum kısmen de olsa Jasira’yı sorumlu ve hatta suçlu olarak görür. Çok iyi biliyoruz ki, yazılı hukuk kuralları – yani kanunlar – ile yazılı olmayan hukuk kurallarından olan töreler arasında çoğu zaman dağlar kadar fark vardır ve kendi ülkemizde tecavüze uğramak bile ölümle cezalandırılmayı gerektirebilir. Biz kadınlar önce uyarılırız, kendimizi kullandırtmamamız gerektiği ve kadın olmanın gerekleri konusunda nutuklar dinleriz. Sonra da kendi başımıza bırakılırız. Tüm bu öğütlerden sonra başımıza bir şey geldiğinde ise suç olsa olsa yine bizdedir. Zira kadının salt varlığı dahi tacize ve tecavüze davetiyedir.
Peki bu durumda, bir yandan kız çocuklarına “18 yaşına kadar küçüksün sen, çocuksun”, diğer yandan “adet gördüğün andan itibaren hareketlerinden sen sorumlusun” diyerek onların akıllarını karıştırmıyor muyuz? Onları “tehlike”lere karşı daha da hazırlıksız hale getirmiyor muyuz? Toplumca biz de yalan söylemiyor muyuz?
Filmin en sonunda, Jasira’nın babasından kaçıp, Melanie’nin evinde kaldığı birkaç gün sonrasında Rifat kızına “eve dön” demeye gelir. Eve girdiğinde kızının yattığı odayı görmek ister ve orada kullanılmış bir prezervatif bulur. Jasira’nın sevgilisi Thomas da aynı evdedir o sırada. Rifat deliye döner elbette, Thomas’ın üzerine yürür “kızımı iğfal ettin” diye. Ve aylarca kendisini tutan Jasira sonunda her şeyi herkese anlatır. Vuoso hemen o gece gözaltına alınır.
Birkaç gün sonra ise Thomas, Jasira’ya ayrılmak istediğini söylerken pek çok erkeğin aklındakini de ekler: “O kan benim kanımdı, o adam benim kanımı çaldı.” Malum, Jasira, Thomas’la sevişmeden önce Bay Vuoso tarafından zaten “bozulmuştur”
Jasira ise düzeltir sevgilisinin hatasını: “Hayır, o kan benim kanımdı.”

(14.07.2010)

Hiçbir şey kişisel değildir - I

Six Feet Under dizisiyle hayran kitlesini alabildiğine genişleten Alan Ball’un yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği ve Türkiye’de Tabu ismiyle gösterime giren 2007 yapımı “Nothing is Private/Towelhead” filmini keşfedip izleme olanağını yeni buldum. On üç yaşında yarı Lübnanlı yarı Amerikalı Jasira’nın çocukluktan ergenliğe geçiş yılını anlatan filmin etkileyiciliği, işlenen konuların dünyanın her yerinde yaşanmış ve yaşanılabilir olmasından geliyor.
Film, Jasira’nın –amiyane tabirle– bikini bölgesinin üvey babası tarafından traş edilmesiyle başlar. Çünkü okul arkadaşları, erken büyüyüp geliştiği için Jasira’yla dalga geçer. Bu son derece rahatsız edici sahneyi izlerken akla ilk gelen sorulardan biri şu: “Annesi öğrendiği zaman ne yapacak?” Bu sorunun cevabı ise seyircinin filmden aldığı ikinci darbe olur. Anne, aslında diğer pek çok annenin yaptığını yapar. Kocasının yanında yer alıp kızına “bütün bunların sorumlusu sensin, büyüdüğün halde hala küçük bir kız gibi davranıyor ve vücudunu sergiliyorsun” der ve onu Amerika’da başka bir şehirde yaşayan Lübnanlı babasının yanına gönderir.
Babası Rifat’ın yanında geçirdiği ilk gecenin sabahında bir tokatla “aklı başına gelir” küçük kızın. Sebebi ise; kısa şortlu pijamasıyla, yani yatak kıyafetiyle, kahvaltı masasına oturmasıdır. Filmde başka şiddet sahnesi olmamasına rağmen o tokatın ve yarattığı korkunun ağırlığı film boyunca hem Jasira’nın hem de seyircinin üzerinde kalır. Şiddetin devamının gelebileceği kimsenin aklından çıkmaz.
Baba Rifat; cimri, bencil ve ilgisizdir. Jasira ilk defa adet gördüğünde babasıyla markete gider. Baba, kızının tampon kullanmasına kesinlikle karşıdır ve bu yetmiyormuş gibi; epeyce para kazanmasına rağmen kızına en ucuz ve kalitesizinden bir paket hijyenik ped alır. Bu arada Rifat, gittikçe daha çok geceyi sevgilisinin evinde geçirmeye başlamıştır. Ancak, aynı zamanda, kızına türlü şeyleri yasaklamayı ihmal etmez. Jasira’nın babasına göre; uygunsuz olan giysileri giymesi, makyaj yapması, okuldan sonra dışarda vakit geçirmesi, arkadaşlarının evinde kalması ve tahmin edildiği gibi erkek arkadaş sahibi olması da  yasaktır.
Jasira komşunun oğluna bakıcılık yaparken, küçük oğlanla beraber saatlerce babasının evde buldukları erotik dergilere bakarlar. Dergilerin de etkisiyle Jasira; cinselliği keşfeder ve bu dergilere bakarak mastürbasyon yapmaya ve vücudunu tanımaya başlar.
Kendisi de bir eşcinsel olan yönetmen Alan Ball tabii ki karmaşık cinsel yönelim meselelerine değinmeden bırakmaz filmi. Film boyunca  alttan alta Jasira’nın biseksüel ve hatta lezbiyen olma ihtimali de tartışılır. Sözgelimi, dergilerde fotoğraflarını gördüğü kadın bedenleri Jasira için tahrik edicidir ve fantezilerini süsler. Genç kızın cinsel yönelimi ise belirsiz bir gelecekte sonuçlanmak üzere bir kenara bırakılır ve aynı yıl içinde Jasira’nın kendi okulundan bir erkek arkadaşı olur.
Yarı Arap olan Jasira’nın sevgilisi zenci bir çocuktur. Jasira’nın erkek arkadaşı olduğunun fark edilmesi üzerine, babanın karakter özelliklerinden birini daha öğrenir seyirci. Rifat’ın ırkçı eğilimleri su yüzüne çıkar ve Jasira’nın erkek arkadaşıyla görüşmesi yasaklanır. Ancak her genç kız gibi Jasira da asidir ve yasakların tatlı ve büyülü etkisiyle babasının eve nadiren uğramasından faydalanarak erkek arkadaşıyla görüşmeye devam eder. Bu görüşmelerin birinde annesinin evinde yıllar önce yaşadığına benzer ikinci bir kasık traşı sahnesi düşer beyaz perdeye. Bu defa Jasira’ya “yardım” eden üvey babası değil erkek arkadaşıdır.
Filmin asıl düğümü ise Jasira’nın, oğluna bakıcılık yapmaya başladığı komşu amcayla olan ilişkisidir.

Devam edecek…

(07.07.2010)

13 Nisan 2010 Salı

"Çöl Çiçeği" ve Kadın Sünneti



Londra'da temizlikçilikle hayatını kazandığı dönemde fotoğrafçı Terence Donovan tarafından keşfedilen ve dünyanın en aranan mankenlerinden biri olan Waris Dirie'yi dünya Çöl Çiçeği (1998) adlı otobiyografik eseriyle tanıdı. On yıllık mankenliğin ardından 1997'de Marie Claire dergisine verdiği bir röportajda küçükken sünnet edildiğini açıklayan Dirie o günden sonra kendini kadın sünneti geleneğinin ortadan kaldırılmasına adadı ve aktivizmini hala sürdürüyor. Çöl Şafağı (2002), Çöl Çocukları (2005), ve Anneme Mektup (2007) adlı üç kitabı daha yayımlanan Dirie yıllardır aldığı film tekliflerinden birine sonunda onay verdi. 2009'da beyaz perdeye aynı adla Sherry Horman yönetmenliğinde aktarılan Çöl Çiçeği, çocukluktan Birleşmiş Milletler elçiliğine uzanan bir hayatı iki saat içinde özetliyor. “Yaşadıklarımı ancak bir kadın anlayabilirdi” diyen Dirie'nin projenin yönetmenliği için bir kadını beklemesi belli ki yerinde bir karar olmuş ve bir hayatın kesitleri kadınların bakış açısıyla daha fazla insanla buluşma olanağı bulmuş.

Şiddetli ağrı sebebiyle hastaneye gittiğinde doktorun “senden alınanı geri veremem, ama daha az acı çekmeni sağlayabilirim” dediği sahne bence filmin en can alıcı sahnelerinden biriydi. Kadın sünnetinin kadınlardan ne aldığına kısaca bakalım isterseniz.

Kadın sünneti Mısır, Somali, Etiyopya, Sudan, Nijerya gibi pek çok Afrika ülkesinin yanı sıra Irak, Suudi Arabistan gibi Arap ülkelerinde de varlığını sürdüren bir gelenek. Genellikle İslamiyetle bağdaştırılsa da kadın sünnetinın aslında 2500 yıl kadar önce Mısır'da başladığı tahmin ediliyor. Pek çok aktivist “sünnet” (female circumcision) tabirinin bu pratiği hafif gösterdiği ve “jenital sakatlama” (female genital mutilation - FGM) demenin daha uygun olacağını söylüyor. Zira, “cinsel organlarının kısmen ya da tamamen kesilip alınması” olarak tanımlanan kadın sünnetinin klitorisin kısmen kesilmesinden, 'firavun sünneti' de denen, klitorisin ve iç dudakların tümüyle kesilip vajinanın sadece adet kanaması ve idrar geçişine izin verecek biçimde dikilmesine kadar pek çok çeşidi söz konusu. Firavun sünneti kurbanı olan genç kızlar evlenip gerdeğe girdikleri zaman kocalarının bir bıçakla bu dikişi kesip açması bekleniyor.

Afrika'da kadın sünneti, erkek sünneti kadar önemli ve kadın olmanın başlıca gereklerinden biri. Sünnet edilmemiş kadınların namuslarından şüphe ediliyor ve 'kirli' addediliyorlar, hiçbir zaman evlenemedikleri gibi toplumdan da dışlanıyorlar. Kızlar genellikle 14 yaşına kadar sünnet ediliyorlar ama evlenmeden önce veya hamile kadınlarda doğumdan önce sünnete de rastlanabiliyor. Geleneksel olarak yaşlı kadınların yaptığı sünnet günümüzde ebeler, hemşireler ve hatta doktorlar tarafından da yapılabiliyor. Her yıl iki milyon kadın sünnet ediliyor ve binlercesi FGM'nin doğurduğu komplikasyonlar sonucu ömür boyu acı çekmeye ve hatta ölüme mahkum oluyor. Yaşadıkları travma ise zaten yakalarını hiç bırakmıyor. Her ne kadar gerekliliğini savunanlar tarafından sünnetli kadının sevişmekten çok daha fazla haz aldığı söylense de, FGM'nin kadının cinsel hayatında onulmaz yaralar açtığı pek çok araştırmayla defalarca kanıtlanmış durumda.

İnsan vücudunda tek işlevi kadına zevk vermek olan benzersiz organ klitorisin kesilmesi erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin sembollerinden biri. Kızlarının rahat bir geleceğe kavuşmasını isteyen anneler bizzat kadın sünnetinin savunucusu oluyorlar. Son araştırmalara göre eğitimsiz, kırsal kesimde yaşayan ve hatta bizzat sünnet olmuş Müslüman kadınlar FGM'yi daha çok savunuyorlar ve bu oran yaşlılara oranla genç kadınlar arasında daha yüksek. Yani düzenin devamında kadının korkusunu içselleştirmesi yatıyor. Avrupa'daki Afrikalı göçmen topluluklar dahi gizli gizli bu pratiği devam ettiriyorlar.

Peki ne yapmalı? Söz konusu olan kadim gelenekler olunca yasal düzenlemeler sadece bir yere kadar caydırıcı oluyor. Kadınların ve erkeklerin eğitim ve bilinçlendirilmesi ise uzun dönemde kadın sünnetiyle başa çıkabilmenin en önemli yolu. Ama elit ve eğitimli kesimin yukardan dayatması bilindiği gibi her zaman olumlu sonuç doğurmuyor. Bu noktada aklıma gelen ise Vajina Monologları'nda geçen küçük bir hile. FGM ile savaşan bir grup aktivistin hedefi olmuş sünnetçi bir kadın sonunda aslında kendisinin de bu pratiğe karşı olduğunu ve pozisyonunu koruyarak ve hatta kullanarak yıllardır zaten üzerine düşeni yaptığını söylüyor: etraftakilere sünnet etmiş izlenimi vermek için klitorise pek zarar vermeden sadece biraz kan akıtmak. Belki de kısa vadede en büyük görev sünnet edenlerde. Bu sayede geleneklerine bağlı insanların gururu zedelenmeden FGM sadece sembolik bir törene dönüştürülebilir. Belki de bu şekilde sünnet edilmiş kadınlardan alınan onlara geri verilemese bile en azından kızlarının bundan korunmasıyla daha az acı çekmeleri mümkün kılınabilir.


Kaynakça

Akintunde, D. O. (2010) Female Genital Mutilation: A Socio-Cultural Gang Up Against Womanhood. Feminist Theology, 18(2):192–205.

Alsibiani, S. A. ve A. A. Rouzi (2010) Sexual function in women with female genital
mutilation. Fertility and Sterility, 93(3):722–724.

Masho, S. W. ve L. Matthews (2009) Factors determining whether Ethiopian women support continuation of female genital mutilation. International Journal of Gynecology and Obstetrics, 107:232–235.



http://bianet.org/bianet/kadin/121296-col-cicegi-ve-kadin-sunneti

15 Mart 2010 Pazartesi

Sıradan Bir Aşk Hikayesi: Mutemath ve Armistice

Hani olur ya, bir gün bir albüm keşfeder de dinlemeyi bırakamazsınız. Dinledikçe daha da 'açılır' sanki şarkılar, zamanla her enstrümanı tek tek duymaya ve hatta hissetmeye başlarsınız. Müziğin büyüsünden kurtulup şarkıların adını doğru dürüst öğrenemezsiniz ama aslında baştan sona nota nota ezberlemişsinizdir. Bu durum birkaç hafta da sürebilir birkaç ay da... Sömürürcesine dinlersiniz, içinize çekmek istersiniz her bir melodiyi.

Mart 2009. Twilight çılgınlığına yenik düşmüş bir arkadaşımdan bir mesaj alıyorum, yana yakıla filmin soudtrack'ini dinlememi söylüyor. O kadar ısrar ediyor ki ertelemek mümkün değil. Albümü bulup dinliyorum... Epey iyi şarkılar var. İçlerinden biri ilgimi çekiyor: “Spotlight”. Mutemath'inmiş; tanımam etmem. Aynı şarkıyı birkaç dinleyişten sonra “bu böyle olmaz” diyorum, “bakalım başka neleri varmış bu çocukların”. Grupla aynı ismi taşıyan albüm elime geçiyor. İlk parça “Collapse”te kalıyorum bir süre, ikinci şarkıya geçemiyorum bir türlü. Sıradaki “Typical” da benzer bir etki yapıyor. Birkaç dinleyişten sonra albümün kalanını dinlemeye devam ediyorum. Dördüncü şarkı “Chaos”ta çok daha uzun takılı kalıyorum bu sefer. Beş, on, yirmi... Sonunda devam ediyorum ve bir şekilde bitiriyorum albümü. Bütün şarkıları dinlemek birkaç günümü alıyor.

Nisan. Tez konumu daha yeni bulmuşum, metodumu yeni oturtmuşum kafamda. Heyecanlıyım. İlk görüşmelerimi yapmaya başlıyorum. İlk katılımcılar yabancı değil, “muhabbet ederken müzik de olsa olur mu” diyorum, “peki” diyorlar. Fonda hep aynı albüm, döne döne çalıyor, baştan sona. Görüşmelerin birinde arkadaşım bir an duruyor, “Özgün, bu ne güzel müzik böyle, kim bunlar?” diyor. O anda fark ediyorum ki bir saattir aralıksız “Collapse” dinliyormuşuz... Mayıs ve Haziran ayları da bol Mutemath'li geçiyor. Favorilerim önceleri devamlı değişirken sonrasında her şarkı yerini buluyor, sevmediğim tek şarkı kalmayıncaya kadar.

Zaman geçtikçe daha az dinler olursunuz o albümü... Ve bir an gelir, bütün şarkıları kelimenin tam anlamıyla içip bitirdiğiniz fark edersiniz. Ara vermenin zamanı gelmiştir artık...

Birkaç ay sonra geri dönüp aynı albümü dinlediğinizde gözünüzde canlanır anılar, o şarkıları ilk defa dinlediğiniz zamanlar yaptıklarınız, hissettikleriniz, olaylar, kişiler... Tam bir nostalji.

Artık o albümden bir nebze uzaklaşabilmiş, ona biraz daha objektif bakabilmeye başlamışsınızdır. Diğer yandan kusurlarıyla daha da bir seversiniz. Hani derler ya, “aşkın sevgiye dönüşmesi”... Aynı kişinin/grubun bir diğer albümünü dinlemeye hazırsınızdır artık.

Mart 2010. “Ne yaptı bu Mutemath acaba?” diye soruyorum kendime, uzun zamandır dinlememişim. Bir bakıyorum, ben ilk albümü sindirirken meğer ikinci bir albüm yapmışlar. Ne güzel. Hemen dinlemeye başlıyorum. Henüz hiçbir şarkıyı bilmesem de hepsi aslında öylesine tanıdık ki... Anılarım tekrar canlanıyor. İlk dinleyişim, tezim için çalışmaya başlayışım. Dördüncü şarkı “Spotlight”tayım. Bir an duruyorum. “Ne yapıyorum ben şu anda? Tezimi yazıyorum!” Demek kaderde bir projenin başında çılgıncasına dinlediğim bir grubu aynı projenin sonunu getirirken dinlemek de varmış. [İşte okuduklarınızı yazmaya karar verdiğim an.]

Bu sefer, ilk dinleyişimde, hiçbir şarkıda durup başa alma ihtiyacı duymuyorum. Olsun. Eski ve iyi bir dostla tekrar bir araya geldiğimizde hiçbir şey eskisi gibi olmaz ki zaten. O yüzden sonraki her buluşmada konu döner dolaşır eski günlere gelir: “Ne güzeldi o zamanlar, nasıl da eğlenmiştik, çocukmuşuz be resmen...”

Bir sonraki albüm bir türlü doyuramaz ilk dinleyişlerde, eskiyi arar insan. Ne de olsa bu albümle o aşık olunan albüm aynı değildir. Ama bu sefer de bambaşka bir yola girilmiştir aslında. Bir süre sonra ya “bu albüm de harikaymış, farklıymış ama harikaymış” dersiniz, ya da “ol(a)mamış”. Zaman gösterecektir bunu. Tabii ki hiçbir şey bir grubun ilk dinlenen albümüyle yaşanan aşk gibi değildir, ama sevilen bir şeyin ne yönde değiştiğini görmek de bir o kadar ilginç bir deneyimdir, değil mi?

Ve sonunda kulağım alışmaya başlıyor Armistice albümüne. İlk seferin yabancılığını üzerimden atınca sözleri dinlemeye, davulu, gitarı, klayveyi duyabilmeye başlıyorum. Başa alıp tekrar tekrar dinlediğim ilk şarkı “Goodbye” oluyor ve gerisi geliyor, nihayet! Hikayenin sonunu bilerek tekrar aşık olmaya başlıyorum...

Evet, oldu işte. Olmuş!

http://www.youtube.com/watch?v=An-10eHj_Bg


http://www.muse-ink.com/2010/03/sradan-bir-ask-hikayesi-mutemath-ve.html (16.03.2010)

9 Mart 2010 Salı

Antropolojik bir “Avatar” okuması

Avatar hakkında çokça yazıldı, çizildi. Senaryonun emperyalizm karşıtı olup olmadığından tutun da filmdeki Na'vilerin Türk mü Kürt mü olduğuna kadar pek çok konuya değinildi. Ancak senaryosunun antropolojinin ilk dönemleriyle ilgili belgesel niteliği taşıması, filmin Türkiye basınında pek irdelenmeyen yanlarından biri. Antropolojinin bazı temel sorunları, ilk antropologların nasıl çalıştıkları ve benzeri konular filmde irdelenmiş. Bu yazıda ise filmden birkaç örnek verip bunların antropolojiyle ilgisini kurmaya çalışacağım.
Öncelikle filmdeki Avatar projesinin yüz yıl önce yapılan bilimsel keşif gezilerine (expedition) benzediğini söyleyebiliriz. Bu gezilerde farklı bilim ve disiplinlerden araştırmacılar bir yeri ve halkını olabildiğince geniş kapsamlı inceleyebilmek için seferber olabilecekleri gibi (örneğin bir biyolog, bir dilbilimci, bir psikolog ve bir sosyal antropolog) keşif grubu birkaç antropologdan da oluşabilirdi (örneğin, Fransızların Dakar-Cibuti keşif projesi). Filmde de tam bu şekilde çeşitli uzmanlık alanları olan bilim insanlarının biyolog Dr. Augustine önderliğinde Pandora'yı daha rahat kolonileştirmek/ sömürmek için gezegenin ekosisteminin yanısıra yerlilerinin kültürlerini ve yaşayışlarını öğrenme amacı güdülüyor. Sopa yerine havuç kullanabilmek, yani kaba kuvvete başvurmadan gezegenin değerli madenlerini ele geçirebilmek için bu halkın zayıf noktaları bulunmaya çalışılıyor. Bunun için de en güzel yöntem aralarına girmek ve Na'vilerden biriymiş gibi yapmak: yani antropolojinin kurucu babalarından Bronislaw Malinowski'nin icat ettiği “katılımcı gözlem” metodu.
Katılımcı gözlemden çok önce antropoloji disiplininin ortaya çıkışı bilindiği gibi beyaz adamın 'ilkel' halkları kolonileştirdiği döneme rastlar. İşgal edilen bereketli topraklarda yaşayan yerlilerin ne menem varlıklar oldukları anlaşılmaya ve yaşayışları uygar dünya diline tercüme edilmeye çalışılır. Bunun en önemli sebeplerinden biri ise ötekini tanımak. Tıpkı hayvanları ya da bitkileri inceler gibi modern olmayan dünyada yaşayan insanları incelemek için de ayrı bir disiplin kuruluyor; zira modern insan sosyolojinin konusu. Bugün hala doğruluğundan emin olunamasa dahi o dönemde orduyla işbirliği yapan antropologlar olduğu iddiaları ortadan kalkmış değil. Diğer taraftan, bazı antropologların yaptıkları araştırmaların sonradan sömürgeci gücün işine yarar bulunup tahakküm silahlarına dönüştürüldüğü biliniyor, yani istemedikleri halde kolonyal güçlere alet olan araştırmacılar da var.
Filmde ise, edindikleri bilgilerin Na'vilerin aleyhine kullanılacağından emin olan parlak ve kahraman araştırmacılarımız neden sonra doğru yolu bulup Na'vilerin köyünün bombalanmaması gerektiğini anlıyorlar. İkinci yarıda gözü dönen albay, Na'vilere saldırı planları yaparken, Dr. Augustine'in kendisine söylediği şudur: “Madem bu gezegeni onlarla paylaşacağız, onlara karşı daha saygılı ve barışçıl olmamız lazım.” Onlara göre yapılması gereken şey Na'vileri evlerinden ayrılmaya ikna etmek, yoksa kimsenin “bizim burada olmaya ve bu halka zulmetmeye hakkımız var mı” diye sorduğu yok. Tercihen Na'vilere daha iyi davranılmalı ve ezen güçlünün ezme yöntemlerini değiştirmesi gerektiği üzerinde durulmakta. Dolayısıyla Avatar'ın 'mesajı' sömürmemek değil, “sömürürken mümkün olduğunca az incitmek”tir. Tam da bu yüzden Avatar'ın sözde felsefesi noksan, tam da bu yüzden bu film “sığ” nitelendirilmesine mahkum.
Tabii unutmamak lazım, sonunda adaletli Amerikalı Jack Sully ve tayfası lutfedip Na'vileri kurtarıyorlar, hem kendi ırklarının zulmünden hem de Na'vilerin başına bizzat açtıkları dertlerden. Bağışlayıcı yerliler ise bu kahramanları bağırlarına basıyor, çeşitli zamanlarda düzenlenen ve topluma kabulü simgeleyen geçiş ritüelleri (rite of passage) Sully'nin insan vücudundan kurtarılıp Na'vi vücuduna aktarılmasıyla son buluyor. Yani antropoloğun içinde yaşadığı halka tamamen eklemlenmesiyle ortaya çıkan 'yerlileşme' (going native) filmde de söz konusu. Ancak yerliler bizim Amerikalıları bağırlarına basmakla kalmıyor, onlara tanrısal özellikler de atfediyor. Zira en büyük ‘ikran’ olan ‘toruk’u ehlileştiren Jack değil de kim tanrı olsun? Hem zaten tanrılar hem kahredici hem de barış getirici değil midirler?
Yazının başında da belirttiğim gibi Avatar filmi antropolojinin daha yeni yeni palazlandığı dönemleri tasvir ediyor ve o zamanki farkındalık düzeyinde kalmış. Zira örneklerini verdiğim pek çok mesele özellikle son yirmi yıldır devamlı tartışılıyor: Bir antropolog incelediği insanların aleyhine çalışabilir mi? Araştırmanın hatrına yalan söylemek hoşgörülebilir mi? Antropolog, incelediği halkı temsil etme hakkına sahip midir, onlarla beraber yaşamış olması bu hakkı verir mi? Antropolog “kim oluyor”? Bu ve benzeri yüzlerce soruyla boğuşan antropologlar disiplini başbamşka bir yere getirmiş bulunuyorlar ve kat ettiği yol düşünüldüğünde antropoloji için en fazla özeleştiri yapabilen disiplinlerden biri diyebiliriz. Keşke filmin senaristleri de bu süreçten etkilenip hikâyeyi daha duyarlı anlatabilselerdi; o zaman Avatar'ın görsel efektlerinin ötesinde çok daha büyük bir değeri olurdu…

11 Şubat 2010 Perşembe

Unutulan Bröton Tarihinin Hikayecisi: Alan Stivell

Her şey bundan dört yıl önce İrlanda müziğine merak sarmamla başladı. Türün popüler temsilcilerini dinlemeye, İrlandalılarla ilgili okumaya başlamıştım ki kaçınılmaz olarak Keltlere ve onların bugünkü mirasçılarına ulaştım. İrlanda, İskoçya, Galler, Cornwall ve Man Adası, yani bugün İngiltere sınırları içinde kalan bölgeler dışında Fransa'da Bröton bölgesinin Kelt kökenli olduğunu öğrenmek tam bir sürprizdi. “Nasılmış acaba?” deyip ilk şarkıyı dinlememle gerisi geldi, Bröton müziğinde takılı kalıverdim. Sonraki bir yıl boyunca her güne o şarkılarla başladım desem yeridir. Bu yazıyı ise hem o günlerin anısına hem de Alan Stivell'i bir nebze olsun tanıtmak için yazıyorum.

İrlanda özelinde Keltlere atfedilen başlıca enstrüman bilindiği gibi Türkiye'deki tutum'un neredeyse aynısı olan gayda. Ancak benzerlik bununla kalmıyor. Brötonların 'bombard' adı verilen entrüman bizdeki zurna'nın tıpatıp aynısı. Keltlerin kökeninin Anadolu'ya dayandığı tartışması ne kadar bilimseldir bilinmez ama medeniyetlerin beşikleri antik Mısır, Mezopotamya ve Anadolu'dan çıkan bu çalgıların Keltlere ulaşmaması imkansız olurdu. Zira tulum ve zurnanın binlerce kilometre ötede kullanılışının başka açıklaması olamaz. Bu tipik Kelt enstrümanlarıyla beraber 'lir'in evrilmiş hali olan arpın 'Kelt arpı' adı verilen türü ise yine geleneksel Kelt çalgıları arasında. Kelt arpının günümüzdeki duayeni ise Alan Stivell'den başkası değil.

1944 doğumlu olan ve küçük yaştan itibaren babasından Kelt arpı eğitimi almaya başlayan Stivell müzik hayatına geleneksel Bröton halk şarkılarını çalarak ve yorumlayarak başlıyor. 1964'ten itibaren kısa aralıklarla çıkarmaya başladığı stüdyo ve konser albümleri genellikle hayata döndürdüğü ve kaydederek ölümsüzleştirdiği bu anonim şarkılardan oluşuyor. Bununla beraber yıllar geçtikçe kendi bestelerinden oluşan albümler yapmaya başlıyor. Kendi bestelerinde dahi şarkı sözlerinin büyük çoğunluğu Brötonca. Bu bakımdan Stivell'in Bröton dilinin ve müziğinin korunması için diğer Bröton sanatçılardan daha fazla uğraştığını görüyoruz. Zira geleneksel ezgileri ağırlıklı olarak kullanan Bretonların çoğu şarkılarını Fransızca söylemeyi tercih ediyor. Yok olmaya yüz tutmuş ve son derece zor olan bu dili inatla yaşatmak ise takdire şayan. Bununla beraber Brötonca olanların yanı sıra Stivell'in İrlandaca, Fransızca ve İngilizce şarkıları da bulunmakta.

Peki Stivell ne anlatıyor? Şarkılarının tümü öyle ya da böyle Keltlerle ve Kelt tarihiyle ilgili. Yani sırf Brötonlarla ilgili değil, diğer 'kardeş halklarla' (özellikle İrlandalılar ve İskoçlarla) ilgili şarkıları bulunmakta. Başlarda anonim Bröton ve İrlanda şarkılarını söyleyen Stivell yıllar geçtikçe kendi bestelerinden oluşan konsept albümleri yapmaya başlıyor. Örneğin Brötonların Anglo-Sakson istilası sebebiyle İngiltere topraklarından Fransa'nın kuzeyine kaçışlarını anlatan ve buraya yerleşmeleri sırasında yaşanan savaşlardan ve kurulan hükümdarlıklardan bahsettiği 1977 yapımı Roak Dilestra (Avant d'accoster - Before Landing) adlı albüm tarihsel olayları ve kişileri sırasıyla anlatıyor. Ancak internette -İngilizce'yi geçtim- sadece birkaçının Fransızca çevirisinin bulunduğu bu şarkılarda anlatılan hikayelerde tarihin nerede bittiğini ve efsanelerin nerede başladığını bilemiyoruz.

Böylesine uzun bir müzik kariyeri tabii ki tek başına başarılacak şey değil. Bu yolda Stivell'in yanında duran çok önemli sanatçılar da olmuş. Mesela Brötonya'nın bağrından kopmuş en iyi gitaristlerden kabul edilen Dan Ar Braz bunların başında geliyor. Ayrıca pek çok sanatçıyla beraber çalışmış olan Stivell'in Youssou N'Dour, Soeurs Goadec, Khaled gibi dünyanın çeşitli yerlerinden sanatçılarla düetleri de var. Yine de sesinin en güçlü özelliği olmadığının farkında olan Stivell belki de bu yüzden neredeyse hiçbir şarkısını vokaller üzerine kurmamış ve müziğe daha çok önem vermiş. Ancak buna da istisnalar olabiliyor. Örneğin -kiminle olduğunu bilmediğim bir düet olan- “Ne Bado Ket Atao” (Bu Böyle Sürüp Gitmez), yaygın olarak kullanılan geleneksel Bröton vokal müziği 'kan ha diskan'a çok güzel bir örnek ve sadece iki kişinin sırayla şarkı söylemesine dayanıyor.

Tabii konu Fransa'da yaşayan bir etnik grup olan Brötonlar olunca ayrılıkçılık da gündeme gelebiliyor. Hal böyleyken 40 yıldır neredeyse bütün şarkılarında Kelt ve Bröton tarihinden, kral ve kahramanlarından, mitlerinden ve efsanelerinden bahseden Stivell'in bu meseleye nasıl baktığı da merak konusu olmuş. Zira “An Alarc'h” (Kuğu) gibi geleneksel şarkılarda 14. yy'da Fransızlara karşı kalelerini savunan Brötonları anlatan Stivell'in “1 Douar” (1 Dünya) adlı albümün ana teması ise barış içinde yaşayan dünya halkları. Bröton milliyetçisi olmadığını ve ayrı bir devleti savunmadığını söyleyen Stivell en azından unutulmaya yüz tutmuş bir tarihin sözcülüğünü yaptığı için anıları canlandırmada ve Brötonların etnik kimliklerini oluşturmada/hatırlatmada büyük rol oynamış durumda. Bugün Fransa'nın kuzey-batısında yaşayan Brötonlar kendi dillerinde eğitim verme ve görme hakkına sahipler. Bölgede sokak tabelalarının çift dilli olması ise bu etnik bilinçlenmeye bir diğer örnek.

Şimdi gelin Stivell'den ilk dinlediğim şarkıyı, 10. yy'da İrlanda'da yaşayan halkları birleştiren kızıl saçlı kral Brian Boru'nun hikayesini dinelyelim:

http://www.youtube.com/watch?v=atxyOCHFd8U


http://www.muse-ink.com/2010/02/unutulan-broton-tarihinin-hikayecisi.html (10.02.2010) adresinden alınmıştır.

Tabu ve Taraflar

Tabu’yu hepimiz biliriz: Kartlarda yazılı isim veya kavramları ‘tabu’ kelimeleri kullanmadan anlatma oyunu. Aylin Kuryel ve Emrah Irzık 2008 yapımı kısa filmleri Tabu’da bu oyunu İstanbul’daki üniversite gençliğine oynatıp kameraya almışlar, ama bir farkla: Anlatılması gerekenler bu sefer Türkiye’nin tabuları. Türkiye gündeminin hem o zamanki sıcak meseleleri hem de kronik sorunları masaya yatırılmış: Türban, vicdani red, Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, travestilik, klitoris, mastürbasyon, eşcinsellik, ateizm, feminizm işlenen konuların bazıları. Filmde sadece öğrencilerin bu oyunu nasıl oynadığı gösteriliyor; ne bir anlatıcı var ne de yorum. Çünkü oynayanlar tarafından kullanılan her bir kelime belli söylemlerin uzantıları olduğu için bir başka tartışmanın ateşleyicisi zaten.
Sonuçlar yer yer izleyenin kanını donduracak cinsten. Sözgelimi travesti kelimesi çoğunlukla fahişelik, ‘ibnelik’ ve Bülent Ersoy örneği özelinde transseksüellik üzerinden anlatılmış. Feminizm erkek düşmanlığıyla özdeşleştirilirken ateist sözcüğü bir öğrenci tarafından “satanist var ya, oradan saymaya başla” şeklinde anlatılıyor. Cinselliğe de değinilmiş: Mastürbasyonun genellikle erkekler tarafından yapıldığı görüşü yaygınken ve özellikle erkek öğrenciler bunu gülerek ve şakalaşarak anlatırken, iş klitorisi anlatmaya gelince kadın-erkek herkes utanıyor, sıkılıyor, kızarıyor. Çünkü içlerinden birinin söylediği gibi, “ayıp o ya”. Söz ‘kanayan yaramız’ Kürt sorununa geldiğindeyse film tam anlamıyla kopuyor. Buna sebep beklendiği üzere tariflerde kullanılan kelimelerin çoğunlukla PKK, terörizm ve (Güney)Doğu olması değil elbette. Kopmaya sebep olan, öğrencilerden birinin şu cümlesi: “Biz Türküz ya, bir de öküzler vardır, hıyarlar…”
***
Kaptan Cook, Polinezya’yı keşfettikten sonra tabu sözcüğünü beraberinde getiriyor İngiltere’ye ve bunu basitçe “yasak” olarak çeviriyor. Kelimenin popüler kullanımı hala Kaptan Cook çevirisi üzerinden, kökleşmiş yasak anlamında olsa da, Polinezya yerlilerinden alınan ve antropolojik bir terim haline gelen tabunun özgün anlamı bugün hala antropologlar tarafından korunmakta. Buna göre, en basit ifadeyle tabu, hem yasak hem de kutsal anlamında bir sözcük. Yerine göre anlamının bu ikisinden birine kaydığı varsayılsa da aslında kutsal ve yasak birbirine sandığımızdan daha yakın.
Örneğin, evrenselliğe en yakın olduğu kabul edilen tabulardan biri (özellikle modern hayatta) kanibalizm, yani yamyamlık. Antropologlar yamyamlığın sanıldığı gibi yalnızca yiyecek bir şey bulunamayan durumlarda zorunluluktan doğmadığını, bu eylemin dinsel, kültürel, mistik, büyüsel ve daha pek çok sebebi olduğunu defalarca gösterdiler. Bir diğer insanı yiyen insan bunu belli bir amaca ulaşmak için yapar: güç, hız ya da saygınlık kazanmak için mesela. Ancak bu sadece cadılar gibi, ne yaptığını bilen ve belli bir toplumsal statüye sahip kişiler tarafından yapılabilir. Evet, tabu yıkmak cesaret ister, çünkü ehil olmayan kişileri alçaltır ve kirletir, işin ehilleri ise zaten buna göre bir yer edinmişlerdir. Ensest ve çıplaklığı da içeren (yine yamyamlık gibi evrensel olmaya yakın) tabular, her ne kadar çıkış noktası unutulmuş olsa da, birer amaca hizmet ederler. Her toplumun tabuları vardır ve bu tabular sırf tabu oldukları için yıkılmak zorunda değildirler.
***
Eşcinsellerin yerden yere vurulduğu ama Zeki Müren denince akan suların durduğu, ateizmin en büyük ahlaksızlık sayıldığı ama Aziz Nesin’e rakı sofralarında Allah’tan rahmet dilendiği, Ermeni azınlığın görmezden gelindiği ama Hrant Dink cinayetini protesto için yüzlerce insanın sokaklara döküldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Suçluluk duya duya, kendimizden utana utana, saklanarak yapıyoruz pek çok şeyi. Ödül ve ceza öyle iç içe geçmiş ki, Türkiye’nin bazı meseleleri hakikaten tabulaşmış yıllar boyu. Bu –doğal olarak– çelişkili durum bazen bizi birbirimize ve hatta kendimize düşman ediyor. Günümüzde bu toplumsal rahatsızlığın arttığının en güzel göstergelerinden biri 29 Ekim kutlamaları sırasında pastadan Atatürk heykelinin çıkması oldu. Bu olayın sorumluları ya Atatürk sevgisinden kendilerini kaybettiler ya da onun 'hatırasına' en büyük saygısızlığı yapmak istediler, bilemeyiz. Ama bu olayın tek başına nasıl vuku bulduğundan ziyade, işlerin nasıl bu raddeye geldiğinin önemi var.
Bir süredir öğrenim sebebiyle yurtdışında yaşıyorum ve yılda iki defa Türkiye’ye geliyorum. Uzun süre Türkiye’deki olayların, toplumun ve gündemin dışında kaldıktan sonra geri dönmek, bir önceki gelişimle sonuncusu arasında nelerin değiştiğini çok daha iyi görmemi sağlıyor. Şu sıralar beni gittikçe daha fazla endişelendiren ise ülkemdeki kamplaşmalar: Kemalistler ve İslamcılar, Cumhuriyetçiler ve ‘İkinci’ cumhuriyetçiler, dinciler ve laikler, ‘teröristler’ ve ‘vatanseverler’, Kürtler ve Türkler, vb. Bu grupların kendilerine ve birbirlerine verdikleri isimler bir yana, tartışmalar git gide daha da sevimsizleşiyor ve seviyesizleşiyor. İşin ilginci, taraflar tabu yıktıklarını iddia ederken mütemadiyen yeni tabular yaratıyor veya var olan tabulara tüy dikiyorlar. Gündem ise herkesi taraf tutmaya çağırıyor: “Bizden misin onlardan mı?” Tabu filminde Kürtleri kastederek “bunları biz genelde sevmeyiz” diyen kişiyle Abdullah Öcalan’a devrimci sıfatını yakıştıran kişiler en az bir ortak özellik paylaşırlar: kördürler.
Bazı Afrika geleneklerinde birinin başına kötü bir şey geldiği zaman o kişinin en yakınları bundan sorumlu tutulur. Türkiye’deki nazar inancına az çok benzeyen bu inanca göre en yakınları dışında bir insanın ölümüne sebep olacak başka biri ya da şey düşünülemez. Son birkaç yıldır Kongo’da bazı gençler ölen arkadaşlarının naaşlarını kaçırıp cenaze törenini kendileri düzenliyorlar. Çünkü bir genç öldüğü zaman o gencin arkadaşları bundan aileyi sorumlu tutuyor. Ölünün yakınları ise korkudan bir süre ortadan kayboluyor. Aile engelini aşmakla da de kalmıyor iş. Her mahallenin bir çetesi var ve hayatının bir kısmını bir mahallede, kalanını diğer bir mahallede geçirmiş gencin hangi tarafa ait olduğu bile tartışma konusu ediliyor. Biz de aynısını yapmıyor muyuz? Görünen sebepleri görmezden gelip yoktan sebep yaratmıyor muyuz pek çok sorunumuz için?
“Bitaraf olan bertaraf olur” derler. Peki ya yanlış tarafta olmak?

http://bianet.org/bianet/diger/118663-tabu-ve-taraflar (5.12.2010) adresinden alınmıştır.

Şanson Aşkına...

Tam on bir yıl önce yaş günüm için annem ve babamdan aldığım hediyelerden biriydi “Chansons d’Amour” adlı serinin beşinci albümü. Altında ne şarkı sözleri ne de başka bir bilgi olan kapakta sadece birbirine sarılmış iki sevgilinin fotoğrafı vardı. “Hııı… Teşekkürler” diyebilmiştim sadece. Ne anlarım aşktan, şarkıdan o yaşta. Yüzüm düşmüştü. Babamsa ısrarcıydı, “dinle, seveceksin” demişti. Albüme bir şans vermeye karar verdim ve dinleyince başladı şanson sevdam. Bir sonraki kaseti aldıran ben oldum. Daha sonra da serinin izini kaybettim maalesef.

Şarkılar hangileri miydi? Claude François’nın “Comme d’habitude”ünden Fransic Cabrel’in “Je l’aime a mourir”ine, Céline Dion’un “D’amour ou d’amitié”sinden Jeanne Manson’un “Avant de nous dire adieu”süne kadar pek çok ‘aşk şarkısı’… Issız Adam’ın müziklerine dahil olduktan sonra çılgınca bıkmadan usanmadan dinlenen Michel Fugain’den “Une belle histoire”ı ve Ajda Pekkan’ın Türkçe sözlerle seslendirdiği pek çok Enrico Macias şarkısını da atlamamak lazım. Ama içlerinde en çok –sadece beni değil, dünyayı– sarsan, Serge Gainsbourg’un Jane Birkin’le yaptığı “Je t’aime, moi non plus” düetiydi. Aslına bakılırsa o seriyi diğer toplama aşk şarkıları serilerinden ayıran hiçbir şey yoktu. Küçük bir plak şirketi sahibi kendi sevdiği şarkıları toplayıp piyasaya sürmüştü belli ki. Ama daha sonra hep o şarkıların izini sürdüm, tek tek bulmaya çalıştım. Çünkü ne zaman şanson dinlesem o ilk zamanlarda aldığım tadı aradım.

Kutsal bilgi kaynağı Wikipedia der ki; “chanson”, Orta Çağ’ın sonlarına doğru ortaya çıkmış, polifonik, ve dini öğeler içermeyen sözlü Fransız şarkılarıdır. Günümüzde ise terimin anlamı alabildiğine kaymıştır ve tanımı daha da güçleşmiştir: Şanson popülerdir ama pop değildir. Sözlere dikkat edilmediğinde gayet rahat dinlenir ama en kalitelilerin sözlerini anlayarak dinlemek derin düşüncelere gark eder. Çoğunlukla ağır tempoludur ama baymaz. Vesaire. Dinlemeye devam ettikçe öğrendim ki kaldırım serçesi Edith Piaf, varoluşsal kaygıları şahlandıran Charles Aznavour, etliye sütlüye inadına karışan Léo Férré, ‘paradigma kaydıran’ Serge Gainsbourg ve Belçika’nın medar-ı iftiharı Jacques Brel gibi isimler geçtiğimiz yüzyılın en büyük temsilcileriymiş şansonun, türün kitabını baştan yazmışlar neredeyse.

Bu sanatçıların çoğu aramızdan ayrıldığı için şanson da tarih olmak üzere. Yine de bu modern klasiklerin hiç unutulmamasını umuyorum. Hayatta kalan son 'büyük' şanson temsilcisi Charles Aznavour’u da bu vesileyle analım ve ilk defa 1966’ta kaydettiği ve muhtemelen en meşhur şarkısı La Bohème’i dinleyelim. Belli mi olur? Belki Paris’in yarım asır önceki bohem havasını koklayabiliriz:

http://www.muse-ink.com/2009/11/sanson-askna.html (23.11.2009) adresinden alınmıştır.