Bianet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bianet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2010 Salı

"Çöl Çiçeği" ve Kadın Sünneti



Londra'da temizlikçilikle hayatını kazandığı dönemde fotoğrafçı Terence Donovan tarafından keşfedilen ve dünyanın en aranan mankenlerinden biri olan Waris Dirie'yi dünya Çöl Çiçeği (1998) adlı otobiyografik eseriyle tanıdı. On yıllık mankenliğin ardından 1997'de Marie Claire dergisine verdiği bir röportajda küçükken sünnet edildiğini açıklayan Dirie o günden sonra kendini kadın sünneti geleneğinin ortadan kaldırılmasına adadı ve aktivizmini hala sürdürüyor. Çöl Şafağı (2002), Çöl Çocukları (2005), ve Anneme Mektup (2007) adlı üç kitabı daha yayımlanan Dirie yıllardır aldığı film tekliflerinden birine sonunda onay verdi. 2009'da beyaz perdeye aynı adla Sherry Horman yönetmenliğinde aktarılan Çöl Çiçeği, çocukluktan Birleşmiş Milletler elçiliğine uzanan bir hayatı iki saat içinde özetliyor. “Yaşadıklarımı ancak bir kadın anlayabilirdi” diyen Dirie'nin projenin yönetmenliği için bir kadını beklemesi belli ki yerinde bir karar olmuş ve bir hayatın kesitleri kadınların bakış açısıyla daha fazla insanla buluşma olanağı bulmuş.

Şiddetli ağrı sebebiyle hastaneye gittiğinde doktorun “senden alınanı geri veremem, ama daha az acı çekmeni sağlayabilirim” dediği sahne bence filmin en can alıcı sahnelerinden biriydi. Kadın sünnetinin kadınlardan ne aldığına kısaca bakalım isterseniz.

Kadın sünneti Mısır, Somali, Etiyopya, Sudan, Nijerya gibi pek çok Afrika ülkesinin yanı sıra Irak, Suudi Arabistan gibi Arap ülkelerinde de varlığını sürdüren bir gelenek. Genellikle İslamiyetle bağdaştırılsa da kadın sünnetinın aslında 2500 yıl kadar önce Mısır'da başladığı tahmin ediliyor. Pek çok aktivist “sünnet” (female circumcision) tabirinin bu pratiği hafif gösterdiği ve “jenital sakatlama” (female genital mutilation - FGM) demenin daha uygun olacağını söylüyor. Zira, “cinsel organlarının kısmen ya da tamamen kesilip alınması” olarak tanımlanan kadın sünnetinin klitorisin kısmen kesilmesinden, 'firavun sünneti' de denen, klitorisin ve iç dudakların tümüyle kesilip vajinanın sadece adet kanaması ve idrar geçişine izin verecek biçimde dikilmesine kadar pek çok çeşidi söz konusu. Firavun sünneti kurbanı olan genç kızlar evlenip gerdeğe girdikleri zaman kocalarının bir bıçakla bu dikişi kesip açması bekleniyor.

Afrika'da kadın sünneti, erkek sünneti kadar önemli ve kadın olmanın başlıca gereklerinden biri. Sünnet edilmemiş kadınların namuslarından şüphe ediliyor ve 'kirli' addediliyorlar, hiçbir zaman evlenemedikleri gibi toplumdan da dışlanıyorlar. Kızlar genellikle 14 yaşına kadar sünnet ediliyorlar ama evlenmeden önce veya hamile kadınlarda doğumdan önce sünnete de rastlanabiliyor. Geleneksel olarak yaşlı kadınların yaptığı sünnet günümüzde ebeler, hemşireler ve hatta doktorlar tarafından da yapılabiliyor. Her yıl iki milyon kadın sünnet ediliyor ve binlercesi FGM'nin doğurduğu komplikasyonlar sonucu ömür boyu acı çekmeye ve hatta ölüme mahkum oluyor. Yaşadıkları travma ise zaten yakalarını hiç bırakmıyor. Her ne kadar gerekliliğini savunanlar tarafından sünnetli kadının sevişmekten çok daha fazla haz aldığı söylense de, FGM'nin kadının cinsel hayatında onulmaz yaralar açtığı pek çok araştırmayla defalarca kanıtlanmış durumda.

İnsan vücudunda tek işlevi kadına zevk vermek olan benzersiz organ klitorisin kesilmesi erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin sembollerinden biri. Kızlarının rahat bir geleceğe kavuşmasını isteyen anneler bizzat kadın sünnetinin savunucusu oluyorlar. Son araştırmalara göre eğitimsiz, kırsal kesimde yaşayan ve hatta bizzat sünnet olmuş Müslüman kadınlar FGM'yi daha çok savunuyorlar ve bu oran yaşlılara oranla genç kadınlar arasında daha yüksek. Yani düzenin devamında kadının korkusunu içselleştirmesi yatıyor. Avrupa'daki Afrikalı göçmen topluluklar dahi gizli gizli bu pratiği devam ettiriyorlar.

Peki ne yapmalı? Söz konusu olan kadim gelenekler olunca yasal düzenlemeler sadece bir yere kadar caydırıcı oluyor. Kadınların ve erkeklerin eğitim ve bilinçlendirilmesi ise uzun dönemde kadın sünnetiyle başa çıkabilmenin en önemli yolu. Ama elit ve eğitimli kesimin yukardan dayatması bilindiği gibi her zaman olumlu sonuç doğurmuyor. Bu noktada aklıma gelen ise Vajina Monologları'nda geçen küçük bir hile. FGM ile savaşan bir grup aktivistin hedefi olmuş sünnetçi bir kadın sonunda aslında kendisinin de bu pratiğe karşı olduğunu ve pozisyonunu koruyarak ve hatta kullanarak yıllardır zaten üzerine düşeni yaptığını söylüyor: etraftakilere sünnet etmiş izlenimi vermek için klitorise pek zarar vermeden sadece biraz kan akıtmak. Belki de kısa vadede en büyük görev sünnet edenlerde. Bu sayede geleneklerine bağlı insanların gururu zedelenmeden FGM sadece sembolik bir törene dönüştürülebilir. Belki de bu şekilde sünnet edilmiş kadınlardan alınan onlara geri verilemese bile en azından kızlarının bundan korunmasıyla daha az acı çekmeleri mümkün kılınabilir.


Kaynakça

Akintunde, D. O. (2010) Female Genital Mutilation: A Socio-Cultural Gang Up Against Womanhood. Feminist Theology, 18(2):192–205.

Alsibiani, S. A. ve A. A. Rouzi (2010) Sexual function in women with female genital
mutilation. Fertility and Sterility, 93(3):722–724.

Masho, S. W. ve L. Matthews (2009) Factors determining whether Ethiopian women support continuation of female genital mutilation. International Journal of Gynecology and Obstetrics, 107:232–235.



http://bianet.org/bianet/kadin/121296-col-cicegi-ve-kadin-sunneti

11 Şubat 2010 Perşembe

Tabu ve Taraflar

Tabu’yu hepimiz biliriz: Kartlarda yazılı isim veya kavramları ‘tabu’ kelimeleri kullanmadan anlatma oyunu. Aylin Kuryel ve Emrah Irzık 2008 yapımı kısa filmleri Tabu’da bu oyunu İstanbul’daki üniversite gençliğine oynatıp kameraya almışlar, ama bir farkla: Anlatılması gerekenler bu sefer Türkiye’nin tabuları. Türkiye gündeminin hem o zamanki sıcak meseleleri hem de kronik sorunları masaya yatırılmış: Türban, vicdani red, Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, travestilik, klitoris, mastürbasyon, eşcinsellik, ateizm, feminizm işlenen konuların bazıları. Filmde sadece öğrencilerin bu oyunu nasıl oynadığı gösteriliyor; ne bir anlatıcı var ne de yorum. Çünkü oynayanlar tarafından kullanılan her bir kelime belli söylemlerin uzantıları olduğu için bir başka tartışmanın ateşleyicisi zaten.
Sonuçlar yer yer izleyenin kanını donduracak cinsten. Sözgelimi travesti kelimesi çoğunlukla fahişelik, ‘ibnelik’ ve Bülent Ersoy örneği özelinde transseksüellik üzerinden anlatılmış. Feminizm erkek düşmanlığıyla özdeşleştirilirken ateist sözcüğü bir öğrenci tarafından “satanist var ya, oradan saymaya başla” şeklinde anlatılıyor. Cinselliğe de değinilmiş: Mastürbasyonun genellikle erkekler tarafından yapıldığı görüşü yaygınken ve özellikle erkek öğrenciler bunu gülerek ve şakalaşarak anlatırken, iş klitorisi anlatmaya gelince kadın-erkek herkes utanıyor, sıkılıyor, kızarıyor. Çünkü içlerinden birinin söylediği gibi, “ayıp o ya”. Söz ‘kanayan yaramız’ Kürt sorununa geldiğindeyse film tam anlamıyla kopuyor. Buna sebep beklendiği üzere tariflerde kullanılan kelimelerin çoğunlukla PKK, terörizm ve (Güney)Doğu olması değil elbette. Kopmaya sebep olan, öğrencilerden birinin şu cümlesi: “Biz Türküz ya, bir de öküzler vardır, hıyarlar…”
***
Kaptan Cook, Polinezya’yı keşfettikten sonra tabu sözcüğünü beraberinde getiriyor İngiltere’ye ve bunu basitçe “yasak” olarak çeviriyor. Kelimenin popüler kullanımı hala Kaptan Cook çevirisi üzerinden, kökleşmiş yasak anlamında olsa da, Polinezya yerlilerinden alınan ve antropolojik bir terim haline gelen tabunun özgün anlamı bugün hala antropologlar tarafından korunmakta. Buna göre, en basit ifadeyle tabu, hem yasak hem de kutsal anlamında bir sözcük. Yerine göre anlamının bu ikisinden birine kaydığı varsayılsa da aslında kutsal ve yasak birbirine sandığımızdan daha yakın.
Örneğin, evrenselliğe en yakın olduğu kabul edilen tabulardan biri (özellikle modern hayatta) kanibalizm, yani yamyamlık. Antropologlar yamyamlığın sanıldığı gibi yalnızca yiyecek bir şey bulunamayan durumlarda zorunluluktan doğmadığını, bu eylemin dinsel, kültürel, mistik, büyüsel ve daha pek çok sebebi olduğunu defalarca gösterdiler. Bir diğer insanı yiyen insan bunu belli bir amaca ulaşmak için yapar: güç, hız ya da saygınlık kazanmak için mesela. Ancak bu sadece cadılar gibi, ne yaptığını bilen ve belli bir toplumsal statüye sahip kişiler tarafından yapılabilir. Evet, tabu yıkmak cesaret ister, çünkü ehil olmayan kişileri alçaltır ve kirletir, işin ehilleri ise zaten buna göre bir yer edinmişlerdir. Ensest ve çıplaklığı da içeren (yine yamyamlık gibi evrensel olmaya yakın) tabular, her ne kadar çıkış noktası unutulmuş olsa da, birer amaca hizmet ederler. Her toplumun tabuları vardır ve bu tabular sırf tabu oldukları için yıkılmak zorunda değildirler.
***
Eşcinsellerin yerden yere vurulduğu ama Zeki Müren denince akan suların durduğu, ateizmin en büyük ahlaksızlık sayıldığı ama Aziz Nesin’e rakı sofralarında Allah’tan rahmet dilendiği, Ermeni azınlığın görmezden gelindiği ama Hrant Dink cinayetini protesto için yüzlerce insanın sokaklara döküldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Suçluluk duya duya, kendimizden utana utana, saklanarak yapıyoruz pek çok şeyi. Ödül ve ceza öyle iç içe geçmiş ki, Türkiye’nin bazı meseleleri hakikaten tabulaşmış yıllar boyu. Bu –doğal olarak– çelişkili durum bazen bizi birbirimize ve hatta kendimize düşman ediyor. Günümüzde bu toplumsal rahatsızlığın arttığının en güzel göstergelerinden biri 29 Ekim kutlamaları sırasında pastadan Atatürk heykelinin çıkması oldu. Bu olayın sorumluları ya Atatürk sevgisinden kendilerini kaybettiler ya da onun 'hatırasına' en büyük saygısızlığı yapmak istediler, bilemeyiz. Ama bu olayın tek başına nasıl vuku bulduğundan ziyade, işlerin nasıl bu raddeye geldiğinin önemi var.
Bir süredir öğrenim sebebiyle yurtdışında yaşıyorum ve yılda iki defa Türkiye’ye geliyorum. Uzun süre Türkiye’deki olayların, toplumun ve gündemin dışında kaldıktan sonra geri dönmek, bir önceki gelişimle sonuncusu arasında nelerin değiştiğini çok daha iyi görmemi sağlıyor. Şu sıralar beni gittikçe daha fazla endişelendiren ise ülkemdeki kamplaşmalar: Kemalistler ve İslamcılar, Cumhuriyetçiler ve ‘İkinci’ cumhuriyetçiler, dinciler ve laikler, ‘teröristler’ ve ‘vatanseverler’, Kürtler ve Türkler, vb. Bu grupların kendilerine ve birbirlerine verdikleri isimler bir yana, tartışmalar git gide daha da sevimsizleşiyor ve seviyesizleşiyor. İşin ilginci, taraflar tabu yıktıklarını iddia ederken mütemadiyen yeni tabular yaratıyor veya var olan tabulara tüy dikiyorlar. Gündem ise herkesi taraf tutmaya çağırıyor: “Bizden misin onlardan mı?” Tabu filminde Kürtleri kastederek “bunları biz genelde sevmeyiz” diyen kişiyle Abdullah Öcalan’a devrimci sıfatını yakıştıran kişiler en az bir ortak özellik paylaşırlar: kördürler.
Bazı Afrika geleneklerinde birinin başına kötü bir şey geldiği zaman o kişinin en yakınları bundan sorumlu tutulur. Türkiye’deki nazar inancına az çok benzeyen bu inanca göre en yakınları dışında bir insanın ölümüne sebep olacak başka biri ya da şey düşünülemez. Son birkaç yıldır Kongo’da bazı gençler ölen arkadaşlarının naaşlarını kaçırıp cenaze törenini kendileri düzenliyorlar. Çünkü bir genç öldüğü zaman o gencin arkadaşları bundan aileyi sorumlu tutuyor. Ölünün yakınları ise korkudan bir süre ortadan kayboluyor. Aile engelini aşmakla da de kalmıyor iş. Her mahallenin bir çetesi var ve hayatının bir kısmını bir mahallede, kalanını diğer bir mahallede geçirmiş gencin hangi tarafa ait olduğu bile tartışma konusu ediliyor. Biz de aynısını yapmıyor muyuz? Görünen sebepleri görmezden gelip yoktan sebep yaratmıyor muyuz pek çok sorunumuz için?
“Bitaraf olan bertaraf olur” derler. Peki ya yanlış tarafta olmak?

http://bianet.org/bianet/diger/118663-tabu-ve-taraflar (5.12.2010) adresinden alınmıştır.