antropoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
antropoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2010 Salı

Antropolojik bir “Avatar” okuması

Avatar hakkında çokça yazıldı, çizildi. Senaryonun emperyalizm karşıtı olup olmadığından tutun da filmdeki Na'vilerin Türk mü Kürt mü olduğuna kadar pek çok konuya değinildi. Ancak senaryosunun antropolojinin ilk dönemleriyle ilgili belgesel niteliği taşıması, filmin Türkiye basınında pek irdelenmeyen yanlarından biri. Antropolojinin bazı temel sorunları, ilk antropologların nasıl çalıştıkları ve benzeri konular filmde irdelenmiş. Bu yazıda ise filmden birkaç örnek verip bunların antropolojiyle ilgisini kurmaya çalışacağım.
Öncelikle filmdeki Avatar projesinin yüz yıl önce yapılan bilimsel keşif gezilerine (expedition) benzediğini söyleyebiliriz. Bu gezilerde farklı bilim ve disiplinlerden araştırmacılar bir yeri ve halkını olabildiğince geniş kapsamlı inceleyebilmek için seferber olabilecekleri gibi (örneğin bir biyolog, bir dilbilimci, bir psikolog ve bir sosyal antropolog) keşif grubu birkaç antropologdan da oluşabilirdi (örneğin, Fransızların Dakar-Cibuti keşif projesi). Filmde de tam bu şekilde çeşitli uzmanlık alanları olan bilim insanlarının biyolog Dr. Augustine önderliğinde Pandora'yı daha rahat kolonileştirmek/ sömürmek için gezegenin ekosisteminin yanısıra yerlilerinin kültürlerini ve yaşayışlarını öğrenme amacı güdülüyor. Sopa yerine havuç kullanabilmek, yani kaba kuvvete başvurmadan gezegenin değerli madenlerini ele geçirebilmek için bu halkın zayıf noktaları bulunmaya çalışılıyor. Bunun için de en güzel yöntem aralarına girmek ve Na'vilerden biriymiş gibi yapmak: yani antropolojinin kurucu babalarından Bronislaw Malinowski'nin icat ettiği “katılımcı gözlem” metodu.
Katılımcı gözlemden çok önce antropoloji disiplininin ortaya çıkışı bilindiği gibi beyaz adamın 'ilkel' halkları kolonileştirdiği döneme rastlar. İşgal edilen bereketli topraklarda yaşayan yerlilerin ne menem varlıklar oldukları anlaşılmaya ve yaşayışları uygar dünya diline tercüme edilmeye çalışılır. Bunun en önemli sebeplerinden biri ise ötekini tanımak. Tıpkı hayvanları ya da bitkileri inceler gibi modern olmayan dünyada yaşayan insanları incelemek için de ayrı bir disiplin kuruluyor; zira modern insan sosyolojinin konusu. Bugün hala doğruluğundan emin olunamasa dahi o dönemde orduyla işbirliği yapan antropologlar olduğu iddiaları ortadan kalkmış değil. Diğer taraftan, bazı antropologların yaptıkları araştırmaların sonradan sömürgeci gücün işine yarar bulunup tahakküm silahlarına dönüştürüldüğü biliniyor, yani istemedikleri halde kolonyal güçlere alet olan araştırmacılar da var.
Filmde ise, edindikleri bilgilerin Na'vilerin aleyhine kullanılacağından emin olan parlak ve kahraman araştırmacılarımız neden sonra doğru yolu bulup Na'vilerin köyünün bombalanmaması gerektiğini anlıyorlar. İkinci yarıda gözü dönen albay, Na'vilere saldırı planları yaparken, Dr. Augustine'in kendisine söylediği şudur: “Madem bu gezegeni onlarla paylaşacağız, onlara karşı daha saygılı ve barışçıl olmamız lazım.” Onlara göre yapılması gereken şey Na'vileri evlerinden ayrılmaya ikna etmek, yoksa kimsenin “bizim burada olmaya ve bu halka zulmetmeye hakkımız var mı” diye sorduğu yok. Tercihen Na'vilere daha iyi davranılmalı ve ezen güçlünün ezme yöntemlerini değiştirmesi gerektiği üzerinde durulmakta. Dolayısıyla Avatar'ın 'mesajı' sömürmemek değil, “sömürürken mümkün olduğunca az incitmek”tir. Tam da bu yüzden Avatar'ın sözde felsefesi noksan, tam da bu yüzden bu film “sığ” nitelendirilmesine mahkum.
Tabii unutmamak lazım, sonunda adaletli Amerikalı Jack Sully ve tayfası lutfedip Na'vileri kurtarıyorlar, hem kendi ırklarının zulmünden hem de Na'vilerin başına bizzat açtıkları dertlerden. Bağışlayıcı yerliler ise bu kahramanları bağırlarına basıyor, çeşitli zamanlarda düzenlenen ve topluma kabulü simgeleyen geçiş ritüelleri (rite of passage) Sully'nin insan vücudundan kurtarılıp Na'vi vücuduna aktarılmasıyla son buluyor. Yani antropoloğun içinde yaşadığı halka tamamen eklemlenmesiyle ortaya çıkan 'yerlileşme' (going native) filmde de söz konusu. Ancak yerliler bizim Amerikalıları bağırlarına basmakla kalmıyor, onlara tanrısal özellikler de atfediyor. Zira en büyük ‘ikran’ olan ‘toruk’u ehlileştiren Jack değil de kim tanrı olsun? Hem zaten tanrılar hem kahredici hem de barış getirici değil midirler?
Yazının başında da belirttiğim gibi Avatar filmi antropolojinin daha yeni yeni palazlandığı dönemleri tasvir ediyor ve o zamanki farkındalık düzeyinde kalmış. Zira örneklerini verdiğim pek çok mesele özellikle son yirmi yıldır devamlı tartışılıyor: Bir antropolog incelediği insanların aleyhine çalışabilir mi? Araştırmanın hatrına yalan söylemek hoşgörülebilir mi? Antropolog, incelediği halkı temsil etme hakkına sahip midir, onlarla beraber yaşamış olması bu hakkı verir mi? Antropolog “kim oluyor”? Bu ve benzeri yüzlerce soruyla boğuşan antropologlar disiplini başbamşka bir yere getirmiş bulunuyorlar ve kat ettiği yol düşünüldüğünde antropoloji için en fazla özeleştiri yapabilen disiplinlerden biri diyebiliriz. Keşke filmin senaristleri de bu süreçten etkilenip hikâyeyi daha duyarlı anlatabilselerdi; o zaman Avatar'ın görsel efektlerinin ötesinde çok daha büyük bir değeri olurdu…

11 Şubat 2010 Perşembe

Tabu ve Taraflar

Tabu’yu hepimiz biliriz: Kartlarda yazılı isim veya kavramları ‘tabu’ kelimeleri kullanmadan anlatma oyunu. Aylin Kuryel ve Emrah Irzık 2008 yapımı kısa filmleri Tabu’da bu oyunu İstanbul’daki üniversite gençliğine oynatıp kameraya almışlar, ama bir farkla: Anlatılması gerekenler bu sefer Türkiye’nin tabuları. Türkiye gündeminin hem o zamanki sıcak meseleleri hem de kronik sorunları masaya yatırılmış: Türban, vicdani red, Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, travestilik, klitoris, mastürbasyon, eşcinsellik, ateizm, feminizm işlenen konuların bazıları. Filmde sadece öğrencilerin bu oyunu nasıl oynadığı gösteriliyor; ne bir anlatıcı var ne de yorum. Çünkü oynayanlar tarafından kullanılan her bir kelime belli söylemlerin uzantıları olduğu için bir başka tartışmanın ateşleyicisi zaten.
Sonuçlar yer yer izleyenin kanını donduracak cinsten. Sözgelimi travesti kelimesi çoğunlukla fahişelik, ‘ibnelik’ ve Bülent Ersoy örneği özelinde transseksüellik üzerinden anlatılmış. Feminizm erkek düşmanlığıyla özdeşleştirilirken ateist sözcüğü bir öğrenci tarafından “satanist var ya, oradan saymaya başla” şeklinde anlatılıyor. Cinselliğe de değinilmiş: Mastürbasyonun genellikle erkekler tarafından yapıldığı görüşü yaygınken ve özellikle erkek öğrenciler bunu gülerek ve şakalaşarak anlatırken, iş klitorisi anlatmaya gelince kadın-erkek herkes utanıyor, sıkılıyor, kızarıyor. Çünkü içlerinden birinin söylediği gibi, “ayıp o ya”. Söz ‘kanayan yaramız’ Kürt sorununa geldiğindeyse film tam anlamıyla kopuyor. Buna sebep beklendiği üzere tariflerde kullanılan kelimelerin çoğunlukla PKK, terörizm ve (Güney)Doğu olması değil elbette. Kopmaya sebep olan, öğrencilerden birinin şu cümlesi: “Biz Türküz ya, bir de öküzler vardır, hıyarlar…”
***
Kaptan Cook, Polinezya’yı keşfettikten sonra tabu sözcüğünü beraberinde getiriyor İngiltere’ye ve bunu basitçe “yasak” olarak çeviriyor. Kelimenin popüler kullanımı hala Kaptan Cook çevirisi üzerinden, kökleşmiş yasak anlamında olsa da, Polinezya yerlilerinden alınan ve antropolojik bir terim haline gelen tabunun özgün anlamı bugün hala antropologlar tarafından korunmakta. Buna göre, en basit ifadeyle tabu, hem yasak hem de kutsal anlamında bir sözcük. Yerine göre anlamının bu ikisinden birine kaydığı varsayılsa da aslında kutsal ve yasak birbirine sandığımızdan daha yakın.
Örneğin, evrenselliğe en yakın olduğu kabul edilen tabulardan biri (özellikle modern hayatta) kanibalizm, yani yamyamlık. Antropologlar yamyamlığın sanıldığı gibi yalnızca yiyecek bir şey bulunamayan durumlarda zorunluluktan doğmadığını, bu eylemin dinsel, kültürel, mistik, büyüsel ve daha pek çok sebebi olduğunu defalarca gösterdiler. Bir diğer insanı yiyen insan bunu belli bir amaca ulaşmak için yapar: güç, hız ya da saygınlık kazanmak için mesela. Ancak bu sadece cadılar gibi, ne yaptığını bilen ve belli bir toplumsal statüye sahip kişiler tarafından yapılabilir. Evet, tabu yıkmak cesaret ister, çünkü ehil olmayan kişileri alçaltır ve kirletir, işin ehilleri ise zaten buna göre bir yer edinmişlerdir. Ensest ve çıplaklığı da içeren (yine yamyamlık gibi evrensel olmaya yakın) tabular, her ne kadar çıkış noktası unutulmuş olsa da, birer amaca hizmet ederler. Her toplumun tabuları vardır ve bu tabular sırf tabu oldukları için yıkılmak zorunda değildirler.
***
Eşcinsellerin yerden yere vurulduğu ama Zeki Müren denince akan suların durduğu, ateizmin en büyük ahlaksızlık sayıldığı ama Aziz Nesin’e rakı sofralarında Allah’tan rahmet dilendiği, Ermeni azınlığın görmezden gelindiği ama Hrant Dink cinayetini protesto için yüzlerce insanın sokaklara döküldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Suçluluk duya duya, kendimizden utana utana, saklanarak yapıyoruz pek çok şeyi. Ödül ve ceza öyle iç içe geçmiş ki, Türkiye’nin bazı meseleleri hakikaten tabulaşmış yıllar boyu. Bu –doğal olarak– çelişkili durum bazen bizi birbirimize ve hatta kendimize düşman ediyor. Günümüzde bu toplumsal rahatsızlığın arttığının en güzel göstergelerinden biri 29 Ekim kutlamaları sırasında pastadan Atatürk heykelinin çıkması oldu. Bu olayın sorumluları ya Atatürk sevgisinden kendilerini kaybettiler ya da onun 'hatırasına' en büyük saygısızlığı yapmak istediler, bilemeyiz. Ama bu olayın tek başına nasıl vuku bulduğundan ziyade, işlerin nasıl bu raddeye geldiğinin önemi var.
Bir süredir öğrenim sebebiyle yurtdışında yaşıyorum ve yılda iki defa Türkiye’ye geliyorum. Uzun süre Türkiye’deki olayların, toplumun ve gündemin dışında kaldıktan sonra geri dönmek, bir önceki gelişimle sonuncusu arasında nelerin değiştiğini çok daha iyi görmemi sağlıyor. Şu sıralar beni gittikçe daha fazla endişelendiren ise ülkemdeki kamplaşmalar: Kemalistler ve İslamcılar, Cumhuriyetçiler ve ‘İkinci’ cumhuriyetçiler, dinciler ve laikler, ‘teröristler’ ve ‘vatanseverler’, Kürtler ve Türkler, vb. Bu grupların kendilerine ve birbirlerine verdikleri isimler bir yana, tartışmalar git gide daha da sevimsizleşiyor ve seviyesizleşiyor. İşin ilginci, taraflar tabu yıktıklarını iddia ederken mütemadiyen yeni tabular yaratıyor veya var olan tabulara tüy dikiyorlar. Gündem ise herkesi taraf tutmaya çağırıyor: “Bizden misin onlardan mı?” Tabu filminde Kürtleri kastederek “bunları biz genelde sevmeyiz” diyen kişiyle Abdullah Öcalan’a devrimci sıfatını yakıştıran kişiler en az bir ortak özellik paylaşırlar: kördürler.
Bazı Afrika geleneklerinde birinin başına kötü bir şey geldiği zaman o kişinin en yakınları bundan sorumlu tutulur. Türkiye’deki nazar inancına az çok benzeyen bu inanca göre en yakınları dışında bir insanın ölümüne sebep olacak başka biri ya da şey düşünülemez. Son birkaç yıldır Kongo’da bazı gençler ölen arkadaşlarının naaşlarını kaçırıp cenaze törenini kendileri düzenliyorlar. Çünkü bir genç öldüğü zaman o gencin arkadaşları bundan aileyi sorumlu tutuyor. Ölünün yakınları ise korkudan bir süre ortadan kayboluyor. Aile engelini aşmakla da de kalmıyor iş. Her mahallenin bir çetesi var ve hayatının bir kısmını bir mahallede, kalanını diğer bir mahallede geçirmiş gencin hangi tarafa ait olduğu bile tartışma konusu ediliyor. Biz de aynısını yapmıyor muyuz? Görünen sebepleri görmezden gelip yoktan sebep yaratmıyor muyuz pek çok sorunumuz için?
“Bitaraf olan bertaraf olur” derler. Peki ya yanlış tarafta olmak?

http://bianet.org/bianet/diger/118663-tabu-ve-taraflar (5.12.2010) adresinden alınmıştır.