müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2010 Pazartesi

Sıradan Bir Aşk Hikayesi: Mutemath ve Armistice

Hani olur ya, bir gün bir albüm keşfeder de dinlemeyi bırakamazsınız. Dinledikçe daha da 'açılır' sanki şarkılar, zamanla her enstrümanı tek tek duymaya ve hatta hissetmeye başlarsınız. Müziğin büyüsünden kurtulup şarkıların adını doğru dürüst öğrenemezsiniz ama aslında baştan sona nota nota ezberlemişsinizdir. Bu durum birkaç hafta da sürebilir birkaç ay da... Sömürürcesine dinlersiniz, içinize çekmek istersiniz her bir melodiyi.

Mart 2009. Twilight çılgınlığına yenik düşmüş bir arkadaşımdan bir mesaj alıyorum, yana yakıla filmin soudtrack'ini dinlememi söylüyor. O kadar ısrar ediyor ki ertelemek mümkün değil. Albümü bulup dinliyorum... Epey iyi şarkılar var. İçlerinden biri ilgimi çekiyor: “Spotlight”. Mutemath'inmiş; tanımam etmem. Aynı şarkıyı birkaç dinleyişten sonra “bu böyle olmaz” diyorum, “bakalım başka neleri varmış bu çocukların”. Grupla aynı ismi taşıyan albüm elime geçiyor. İlk parça “Collapse”te kalıyorum bir süre, ikinci şarkıya geçemiyorum bir türlü. Sıradaki “Typical” da benzer bir etki yapıyor. Birkaç dinleyişten sonra albümün kalanını dinlemeye devam ediyorum. Dördüncü şarkı “Chaos”ta çok daha uzun takılı kalıyorum bu sefer. Beş, on, yirmi... Sonunda devam ediyorum ve bir şekilde bitiriyorum albümü. Bütün şarkıları dinlemek birkaç günümü alıyor.

Nisan. Tez konumu daha yeni bulmuşum, metodumu yeni oturtmuşum kafamda. Heyecanlıyım. İlk görüşmelerimi yapmaya başlıyorum. İlk katılımcılar yabancı değil, “muhabbet ederken müzik de olsa olur mu” diyorum, “peki” diyorlar. Fonda hep aynı albüm, döne döne çalıyor, baştan sona. Görüşmelerin birinde arkadaşım bir an duruyor, “Özgün, bu ne güzel müzik böyle, kim bunlar?” diyor. O anda fark ediyorum ki bir saattir aralıksız “Collapse” dinliyormuşuz... Mayıs ve Haziran ayları da bol Mutemath'li geçiyor. Favorilerim önceleri devamlı değişirken sonrasında her şarkı yerini buluyor, sevmediğim tek şarkı kalmayıncaya kadar.

Zaman geçtikçe daha az dinler olursunuz o albümü... Ve bir an gelir, bütün şarkıları kelimenin tam anlamıyla içip bitirdiğiniz fark edersiniz. Ara vermenin zamanı gelmiştir artık...

Birkaç ay sonra geri dönüp aynı albümü dinlediğinizde gözünüzde canlanır anılar, o şarkıları ilk defa dinlediğiniz zamanlar yaptıklarınız, hissettikleriniz, olaylar, kişiler... Tam bir nostalji.

Artık o albümden bir nebze uzaklaşabilmiş, ona biraz daha objektif bakabilmeye başlamışsınızdır. Diğer yandan kusurlarıyla daha da bir seversiniz. Hani derler ya, “aşkın sevgiye dönüşmesi”... Aynı kişinin/grubun bir diğer albümünü dinlemeye hazırsınızdır artık.

Mart 2010. “Ne yaptı bu Mutemath acaba?” diye soruyorum kendime, uzun zamandır dinlememişim. Bir bakıyorum, ben ilk albümü sindirirken meğer ikinci bir albüm yapmışlar. Ne güzel. Hemen dinlemeye başlıyorum. Henüz hiçbir şarkıyı bilmesem de hepsi aslında öylesine tanıdık ki... Anılarım tekrar canlanıyor. İlk dinleyişim, tezim için çalışmaya başlayışım. Dördüncü şarkı “Spotlight”tayım. Bir an duruyorum. “Ne yapıyorum ben şu anda? Tezimi yazıyorum!” Demek kaderde bir projenin başında çılgıncasına dinlediğim bir grubu aynı projenin sonunu getirirken dinlemek de varmış. [İşte okuduklarınızı yazmaya karar verdiğim an.]

Bu sefer, ilk dinleyişimde, hiçbir şarkıda durup başa alma ihtiyacı duymuyorum. Olsun. Eski ve iyi bir dostla tekrar bir araya geldiğimizde hiçbir şey eskisi gibi olmaz ki zaten. O yüzden sonraki her buluşmada konu döner dolaşır eski günlere gelir: “Ne güzeldi o zamanlar, nasıl da eğlenmiştik, çocukmuşuz be resmen...”

Bir sonraki albüm bir türlü doyuramaz ilk dinleyişlerde, eskiyi arar insan. Ne de olsa bu albümle o aşık olunan albüm aynı değildir. Ama bu sefer de bambaşka bir yola girilmiştir aslında. Bir süre sonra ya “bu albüm de harikaymış, farklıymış ama harikaymış” dersiniz, ya da “ol(a)mamış”. Zaman gösterecektir bunu. Tabii ki hiçbir şey bir grubun ilk dinlenen albümüyle yaşanan aşk gibi değildir, ama sevilen bir şeyin ne yönde değiştiğini görmek de bir o kadar ilginç bir deneyimdir, değil mi?

Ve sonunda kulağım alışmaya başlıyor Armistice albümüne. İlk seferin yabancılığını üzerimden atınca sözleri dinlemeye, davulu, gitarı, klayveyi duyabilmeye başlıyorum. Başa alıp tekrar tekrar dinlediğim ilk şarkı “Goodbye” oluyor ve gerisi geliyor, nihayet! Hikayenin sonunu bilerek tekrar aşık olmaya başlıyorum...

Evet, oldu işte. Olmuş!

http://www.youtube.com/watch?v=An-10eHj_Bg


http://www.muse-ink.com/2010/03/sradan-bir-ask-hikayesi-mutemath-ve.html (16.03.2010)

11 Şubat 2010 Perşembe

Unutulan Bröton Tarihinin Hikayecisi: Alan Stivell

Her şey bundan dört yıl önce İrlanda müziğine merak sarmamla başladı. Türün popüler temsilcilerini dinlemeye, İrlandalılarla ilgili okumaya başlamıştım ki kaçınılmaz olarak Keltlere ve onların bugünkü mirasçılarına ulaştım. İrlanda, İskoçya, Galler, Cornwall ve Man Adası, yani bugün İngiltere sınırları içinde kalan bölgeler dışında Fransa'da Bröton bölgesinin Kelt kökenli olduğunu öğrenmek tam bir sürprizdi. “Nasılmış acaba?” deyip ilk şarkıyı dinlememle gerisi geldi, Bröton müziğinde takılı kalıverdim. Sonraki bir yıl boyunca her güne o şarkılarla başladım desem yeridir. Bu yazıyı ise hem o günlerin anısına hem de Alan Stivell'i bir nebze olsun tanıtmak için yazıyorum.

İrlanda özelinde Keltlere atfedilen başlıca enstrüman bilindiği gibi Türkiye'deki tutum'un neredeyse aynısı olan gayda. Ancak benzerlik bununla kalmıyor. Brötonların 'bombard' adı verilen entrüman bizdeki zurna'nın tıpatıp aynısı. Keltlerin kökeninin Anadolu'ya dayandığı tartışması ne kadar bilimseldir bilinmez ama medeniyetlerin beşikleri antik Mısır, Mezopotamya ve Anadolu'dan çıkan bu çalgıların Keltlere ulaşmaması imkansız olurdu. Zira tulum ve zurnanın binlerce kilometre ötede kullanılışının başka açıklaması olamaz. Bu tipik Kelt enstrümanlarıyla beraber 'lir'in evrilmiş hali olan arpın 'Kelt arpı' adı verilen türü ise yine geleneksel Kelt çalgıları arasında. Kelt arpının günümüzdeki duayeni ise Alan Stivell'den başkası değil.

1944 doğumlu olan ve küçük yaştan itibaren babasından Kelt arpı eğitimi almaya başlayan Stivell müzik hayatına geleneksel Bröton halk şarkılarını çalarak ve yorumlayarak başlıyor. 1964'ten itibaren kısa aralıklarla çıkarmaya başladığı stüdyo ve konser albümleri genellikle hayata döndürdüğü ve kaydederek ölümsüzleştirdiği bu anonim şarkılardan oluşuyor. Bununla beraber yıllar geçtikçe kendi bestelerinden oluşan albümler yapmaya başlıyor. Kendi bestelerinde dahi şarkı sözlerinin büyük çoğunluğu Brötonca. Bu bakımdan Stivell'in Bröton dilinin ve müziğinin korunması için diğer Bröton sanatçılardan daha fazla uğraştığını görüyoruz. Zira geleneksel ezgileri ağırlıklı olarak kullanan Bretonların çoğu şarkılarını Fransızca söylemeyi tercih ediyor. Yok olmaya yüz tutmuş ve son derece zor olan bu dili inatla yaşatmak ise takdire şayan. Bununla beraber Brötonca olanların yanı sıra Stivell'in İrlandaca, Fransızca ve İngilizce şarkıları da bulunmakta.

Peki Stivell ne anlatıyor? Şarkılarının tümü öyle ya da böyle Keltlerle ve Kelt tarihiyle ilgili. Yani sırf Brötonlarla ilgili değil, diğer 'kardeş halklarla' (özellikle İrlandalılar ve İskoçlarla) ilgili şarkıları bulunmakta. Başlarda anonim Bröton ve İrlanda şarkılarını söyleyen Stivell yıllar geçtikçe kendi bestelerinden oluşan konsept albümleri yapmaya başlıyor. Örneğin Brötonların Anglo-Sakson istilası sebebiyle İngiltere topraklarından Fransa'nın kuzeyine kaçışlarını anlatan ve buraya yerleşmeleri sırasında yaşanan savaşlardan ve kurulan hükümdarlıklardan bahsettiği 1977 yapımı Roak Dilestra (Avant d'accoster - Before Landing) adlı albüm tarihsel olayları ve kişileri sırasıyla anlatıyor. Ancak internette -İngilizce'yi geçtim- sadece birkaçının Fransızca çevirisinin bulunduğu bu şarkılarda anlatılan hikayelerde tarihin nerede bittiğini ve efsanelerin nerede başladığını bilemiyoruz.

Böylesine uzun bir müzik kariyeri tabii ki tek başına başarılacak şey değil. Bu yolda Stivell'in yanında duran çok önemli sanatçılar da olmuş. Mesela Brötonya'nın bağrından kopmuş en iyi gitaristlerden kabul edilen Dan Ar Braz bunların başında geliyor. Ayrıca pek çok sanatçıyla beraber çalışmış olan Stivell'in Youssou N'Dour, Soeurs Goadec, Khaled gibi dünyanın çeşitli yerlerinden sanatçılarla düetleri de var. Yine de sesinin en güçlü özelliği olmadığının farkında olan Stivell belki de bu yüzden neredeyse hiçbir şarkısını vokaller üzerine kurmamış ve müziğe daha çok önem vermiş. Ancak buna da istisnalar olabiliyor. Örneğin -kiminle olduğunu bilmediğim bir düet olan- “Ne Bado Ket Atao” (Bu Böyle Sürüp Gitmez), yaygın olarak kullanılan geleneksel Bröton vokal müziği 'kan ha diskan'a çok güzel bir örnek ve sadece iki kişinin sırayla şarkı söylemesine dayanıyor.

Tabii konu Fransa'da yaşayan bir etnik grup olan Brötonlar olunca ayrılıkçılık da gündeme gelebiliyor. Hal böyleyken 40 yıldır neredeyse bütün şarkılarında Kelt ve Bröton tarihinden, kral ve kahramanlarından, mitlerinden ve efsanelerinden bahseden Stivell'in bu meseleye nasıl baktığı da merak konusu olmuş. Zira “An Alarc'h” (Kuğu) gibi geleneksel şarkılarda 14. yy'da Fransızlara karşı kalelerini savunan Brötonları anlatan Stivell'in “1 Douar” (1 Dünya) adlı albümün ana teması ise barış içinde yaşayan dünya halkları. Bröton milliyetçisi olmadığını ve ayrı bir devleti savunmadığını söyleyen Stivell en azından unutulmaya yüz tutmuş bir tarihin sözcülüğünü yaptığı için anıları canlandırmada ve Brötonların etnik kimliklerini oluşturmada/hatırlatmada büyük rol oynamış durumda. Bugün Fransa'nın kuzey-batısında yaşayan Brötonlar kendi dillerinde eğitim verme ve görme hakkına sahipler. Bölgede sokak tabelalarının çift dilli olması ise bu etnik bilinçlenmeye bir diğer örnek.

Şimdi gelin Stivell'den ilk dinlediğim şarkıyı, 10. yy'da İrlanda'da yaşayan halkları birleştiren kızıl saçlı kral Brian Boru'nun hikayesini dinelyelim:

http://www.youtube.com/watch?v=atxyOCHFd8U


http://www.muse-ink.com/2010/02/unutulan-broton-tarihinin-hikayecisi.html (10.02.2010) adresinden alınmıştır.

Şanson Aşkına...

Tam on bir yıl önce yaş günüm için annem ve babamdan aldığım hediyelerden biriydi “Chansons d’Amour” adlı serinin beşinci albümü. Altında ne şarkı sözleri ne de başka bir bilgi olan kapakta sadece birbirine sarılmış iki sevgilinin fotoğrafı vardı. “Hııı… Teşekkürler” diyebilmiştim sadece. Ne anlarım aşktan, şarkıdan o yaşta. Yüzüm düşmüştü. Babamsa ısrarcıydı, “dinle, seveceksin” demişti. Albüme bir şans vermeye karar verdim ve dinleyince başladı şanson sevdam. Bir sonraki kaseti aldıran ben oldum. Daha sonra da serinin izini kaybettim maalesef.

Şarkılar hangileri miydi? Claude François’nın “Comme d’habitude”ünden Fransic Cabrel’in “Je l’aime a mourir”ine, Céline Dion’un “D’amour ou d’amitié”sinden Jeanne Manson’un “Avant de nous dire adieu”süne kadar pek çok ‘aşk şarkısı’… Issız Adam’ın müziklerine dahil olduktan sonra çılgınca bıkmadan usanmadan dinlenen Michel Fugain’den “Une belle histoire”ı ve Ajda Pekkan’ın Türkçe sözlerle seslendirdiği pek çok Enrico Macias şarkısını da atlamamak lazım. Ama içlerinde en çok –sadece beni değil, dünyayı– sarsan, Serge Gainsbourg’un Jane Birkin’le yaptığı “Je t’aime, moi non plus” düetiydi. Aslına bakılırsa o seriyi diğer toplama aşk şarkıları serilerinden ayıran hiçbir şey yoktu. Küçük bir plak şirketi sahibi kendi sevdiği şarkıları toplayıp piyasaya sürmüştü belli ki. Ama daha sonra hep o şarkıların izini sürdüm, tek tek bulmaya çalıştım. Çünkü ne zaman şanson dinlesem o ilk zamanlarda aldığım tadı aradım.

Kutsal bilgi kaynağı Wikipedia der ki; “chanson”, Orta Çağ’ın sonlarına doğru ortaya çıkmış, polifonik, ve dini öğeler içermeyen sözlü Fransız şarkılarıdır. Günümüzde ise terimin anlamı alabildiğine kaymıştır ve tanımı daha da güçleşmiştir: Şanson popülerdir ama pop değildir. Sözlere dikkat edilmediğinde gayet rahat dinlenir ama en kalitelilerin sözlerini anlayarak dinlemek derin düşüncelere gark eder. Çoğunlukla ağır tempoludur ama baymaz. Vesaire. Dinlemeye devam ettikçe öğrendim ki kaldırım serçesi Edith Piaf, varoluşsal kaygıları şahlandıran Charles Aznavour, etliye sütlüye inadına karışan Léo Férré, ‘paradigma kaydıran’ Serge Gainsbourg ve Belçika’nın medar-ı iftiharı Jacques Brel gibi isimler geçtiğimiz yüzyılın en büyük temsilcileriymiş şansonun, türün kitabını baştan yazmışlar neredeyse.

Bu sanatçıların çoğu aramızdan ayrıldığı için şanson da tarih olmak üzere. Yine de bu modern klasiklerin hiç unutulmamasını umuyorum. Hayatta kalan son 'büyük' şanson temsilcisi Charles Aznavour’u da bu vesileyle analım ve ilk defa 1966’ta kaydettiği ve muhtemelen en meşhur şarkısı La Bohème’i dinleyelim. Belli mi olur? Belki Paris’in yarım asır önceki bohem havasını koklayabiliriz:

http://www.muse-ink.com/2009/11/sanson-askna.html (23.11.2009) adresinden alınmıştır.