13 Ağustos 2010 Cuma

Hayvanları Birbirlerinden Korumak Elinizde!

Bodrum yarımadasında bir yazlık site… Tam bir cennet! Çalışmak yok, tatil var. Stres asgari, dinlenme azami düzeyde. Ortalıkta mutlu mesut koşuşturan hayvanları da unutmamak lazım tabii. Yan komşunun köpeği Barni’nin karşı komşunun kedisi Karamel’le dalaşması her günün izlenesi sahnelerinden.

Ama tüm bunlar sadece kısa bir süreliğine devam edecek aslında. Ardından gelecek pek çok trajik olayın habercisi bu şenlikli aylar.

Yaz aylarında hayat tatilcilere ve onların havyanlarına güzel. Herkeste nereye kanalize edeceğini bilmediği bir sevgi ve enerji fazlası mı var acaba? Her yerde mutlu ev kedileri, mesut ev köpekleri… (Sitenin en babacan adamının mutlu da bir keçisi varmış vakt-i zamanında, köpek gibiymiş tam. Ama konumuz bu değil, nerede kalmıştık?) Bu sevimli hayvanlarla ilgili pek az kişinin bildiği bir şey ise, aslında onların sahipsiz olduğu. Yaz başında kendilerini bazı insanların yanında bulsalar da sahipsizler işte. Bunu sadece Ağustos’tan sonra bu yazlık muhitte yaşamaya devam edenler biliyor. Sözde sahipler bu sevgi ve enerji fazlasından kurtulup asıl hayatlarına, geldikleri şehirlere dönerken güya sahiplendikleri hayvanları ortalıkta bırakıveriyorlar çünkü.

Sonuç mu? 10′ar, 15′erlik gruplar halinde başı boş dolaşan aç ve susuz hayvanlar. Evlerde bakıldıkları için çöp karıştırmayı bilmeyen kediler, yaşadığı yeri koruma güdüsüyle 100 m. öteye yiyecek aramaya gidemeyen köpekler. Bırakın mangal sefası artığı kemikleri, kuru ekmeği bile bayıla bayıla yiyen hayvanlara dönüşüyorlar.

Geçen sene karşı komşumuzun çok güzel, çok sevimli bir kedisi olduğunu yeni hatırladım. Adı Balım’dı. Bal rengiydi, pek terbiyeli bir kediydi. Evimize de gelirdi ara sıra. Annem dışında herkes onu, o ise annemi severdi nedense.

Öğrendim ki Ağustos sonunda ortalığa bırakılmış köpekler parçalamışlar Balım’ı. Bir zamanlar ev hayvanı olan birkaç köpek… Hem de açlıktan!!! Balım’ın sahibi feryat figan. Cenaze törenleri mi yapılmamış, göz yaşı mı dökülmemiş ardından? Köpeğe mi üzülürsün kediye mi? (Belki de o yüzden Balım’ın yerini cevval bir kedi olan Karamel aldı…)

Kaç defa şahit oldum hayvanlar konusunda “vicdan yapmalara”, “bir kere eve aldıysan bakacaksın kardeşim”lere, “olur mu öyle sokağa bırakmak” demelere. Ama birileri bırakıyor işte, belki de bizzat bunları söyleyenler…

——————–

Bu haftanın kampanyası bildiğiniz üzere “Sokak Hayvanlarına Bir Kap Su”. Aşırı sıcaktan devlet memurlarına bile izin verilen şu günlerde, o kalın kürklerinin altında yaşam mücadelesi veren hayvanları lütfen arada aklımıza getirelim. Evde sakladığınız o yoğurt ya da dondurma kaplarına su doldurup köşe başına bırakmak; et, tavuk veya balık yedikten sonra kemik ve kılçıkları aç sokak hayvanlarının bulunduğu bir yere atmak o kadar da zor değil.

Tabii ki size “sokakta kalmış hayvanları sahiplenin” diyemem. Hayvan beslemek büyük sorumluluk ne de olsa. Ama sokakta yaşayan kedi ve köpekleri arada sırada hatırlamanızı isterim. Özellikle daha önce sahipli olduğunu ve sokağa bırakıldığını bildiğiniz, evde yaşamaya alışmış olanları. Çünkü biz her ne kadar “amaaan diğerleri nasıl buluyor yemeği, o da bulur oradan buradan bir şeyler” desek de, gerçek bunun tam tersi.


21 Temmuz 2010 Çarşamba

Hiçbir şey kişisel değildir - II


Bir önceki yazımda Towelhead filminin konusunu kısaca anlatmıştım. Bu haftaki bölümde ise, filmin en önemli meselelerinden biri olan, Jasira’nın “komşu amca” Bay Vuoso ile ilişkisinden bahsedeceğim.
Vuoso’nun Jasira’ya olan ilgisi filmin en başından fark ettiriliyor seyirciye. Aslında, ilgiden hoşlanan Jasira da Vouso’yla belli belirsiz flört ediyor. Bay Vuoso –bildiğimiz kadarıyla– sapık da değil sübyancı da. Hele hele kötü biri, hiç değil!
Jasira’ya olan hislerini fark ettiği anda bastırmaya çalışıyor; çünkü hata yaptığını/yapmak üzere olduğunu biliyor, çünkü nefsine yenilmesi Jasira’nın da nefsine yenilmesi demek olacak, onu da biliyor. Ama yine de kendisine engel olamıyor. Aralarında cinsel gerilimin olduğu birkaç sahnenin ardından, Jasira’nın, babası Rifat evde yokken, sevgilisi Thomas’ı evinden uğurladığı bir gece Bay Vuoso onu, kendisinden faydalanmak isteyen erkeklere karşı koruma güdüsüyle Jasira’nın evine gidiyor; ve gerilimin zirveye çıktığı bir anda olan oluyor, adam parmaklarıyla Jasira’nın bekaretini “bozuyor”. Yaptığını gördüğü anda paniğe kapılıp o anda özür dileyerek kaçıyor. Jasira ise olanların “mana ve ehemmiyetini” kavrayamamış bir halde adamın ardından bakıyor.
Bay Vuoso asker, mahallede herkes biliyor her an bir savaş alanına gönderilebileceğini. Kendisi ise bunu kullanıyor ve Rifat’ın evde olmadığı bir başka gece Jasira’nın evine giderek “tayinim çıktı” diyor, “yarın sabah Irak’a gidiyorum”. Genç kız, -ne yazık ki- pek çok kadının yaptığı ve yapacağı şeyi yapıyor ve onu eve alıyor. Sevişiyorlar. Ertesi sabah Jasira fark ediyor ki Vuoso’nun bir yere gittiği yokmuş, ona yalan söylemiş, onu kandırmış.
Bütün bunlara rağmen film, Jasira’yı kurban olarak göstermek yerine onun iradesinin ve arzularının belirleyici rolünü de ortaya koyuyor. Tam da bu yüzden durumun karmaşıklığı olabildiğince göz önüne serilebiliyor. Kimse Jasira’ya tecavüz etmiyor. Hatta ve hatta bizzat Jasira kur yapıyor Vuoso’ya. Peki öyleyse film neden bu kadar rahatsız edici? Neden film boyunca (ve sonrasında) seyirci kendisine “adam bu kıza tecavüz mü ediyor yoksa hakikaten iki tarafın da rızası var mı” diye soruyor?
Reşit olma yaşı dünyanın hemen her yerinde yaklaşık 18′dir. Bu yaşın altındakiler yapıp ettiklerinden ya hiç sorumlu tutulmazlar ya da kısmen sorumlu tutulurlar. Çünkü onlar rüştlerini ispatlamamışlardır, kendilerini bilmezler. Böyle düşünüldüğünde, Jasira’ya göz kulak olan komşu kadın Melanie’nin de filmde dile getirdiği üzere, Bay Vuoso, iyiyle kötüyü ayıramayan Jasira’ya tecavüz etmiştir. Bununla beraber Vuoso’nun kendisini pekala “Jasira bana kur yaptı” diyerek savunması önünde de bir engel yoktur. Çünkü filmin başında da gördüğümüz gibi aslında belli bir yaşın üstündeki kızlar yapıp ettiklerinden kesinkes sorumludur.
Kendilerini bırakın, çevrelerindeki erkeklerin de yapıp ettiklerinden sorumludur genç kızlarve kadınlar. Ne de olsa kasık traşı yapması için üvey babasına cesaret veren Jasira’dır; babasını, ondan tokat yiyecek şekilde kıştırtan Jasira’dır; Bay Vuoso’ya “kuyruk sallayan” da yine Jasira’dır.
Her ne kadar yasalar Jasira’yı korusa da toplum kısmen de olsa Jasira’yı sorumlu ve hatta suçlu olarak görür. Çok iyi biliyoruz ki, yazılı hukuk kuralları – yani kanunlar – ile yazılı olmayan hukuk kurallarından olan töreler arasında çoğu zaman dağlar kadar fark vardır ve kendi ülkemizde tecavüze uğramak bile ölümle cezalandırılmayı gerektirebilir. Biz kadınlar önce uyarılırız, kendimizi kullandırtmamamız gerektiği ve kadın olmanın gerekleri konusunda nutuklar dinleriz. Sonra da kendi başımıza bırakılırız. Tüm bu öğütlerden sonra başımıza bir şey geldiğinde ise suç olsa olsa yine bizdedir. Zira kadının salt varlığı dahi tacize ve tecavüze davetiyedir.
Peki bu durumda, bir yandan kız çocuklarına “18 yaşına kadar küçüksün sen, çocuksun”, diğer yandan “adet gördüğün andan itibaren hareketlerinden sen sorumlusun” diyerek onların akıllarını karıştırmıyor muyuz? Onları “tehlike”lere karşı daha da hazırlıksız hale getirmiyor muyuz? Toplumca biz de yalan söylemiyor muyuz?
Filmin en sonunda, Jasira’nın babasından kaçıp, Melanie’nin evinde kaldığı birkaç gün sonrasında Rifat kızına “eve dön” demeye gelir. Eve girdiğinde kızının yattığı odayı görmek ister ve orada kullanılmış bir prezervatif bulur. Jasira’nın sevgilisi Thomas da aynı evdedir o sırada. Rifat deliye döner elbette, Thomas’ın üzerine yürür “kızımı iğfal ettin” diye. Ve aylarca kendisini tutan Jasira sonunda her şeyi herkese anlatır. Vuoso hemen o gece gözaltına alınır.
Birkaç gün sonra ise Thomas, Jasira’ya ayrılmak istediğini söylerken pek çok erkeğin aklındakini de ekler: “O kan benim kanımdı, o adam benim kanımı çaldı.” Malum, Jasira, Thomas’la sevişmeden önce Bay Vuoso tarafından zaten “bozulmuştur”
Jasira ise düzeltir sevgilisinin hatasını: “Hayır, o kan benim kanımdı.”

(14.07.2010)

Hiçbir şey kişisel değildir - I

Six Feet Under dizisiyle hayran kitlesini alabildiğine genişleten Alan Ball’un yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği ve Türkiye’de Tabu ismiyle gösterime giren 2007 yapımı “Nothing is Private/Towelhead” filmini keşfedip izleme olanağını yeni buldum. On üç yaşında yarı Lübnanlı yarı Amerikalı Jasira’nın çocukluktan ergenliğe geçiş yılını anlatan filmin etkileyiciliği, işlenen konuların dünyanın her yerinde yaşanmış ve yaşanılabilir olmasından geliyor.
Film, Jasira’nın –amiyane tabirle– bikini bölgesinin üvey babası tarafından traş edilmesiyle başlar. Çünkü okul arkadaşları, erken büyüyüp geliştiği için Jasira’yla dalga geçer. Bu son derece rahatsız edici sahneyi izlerken akla ilk gelen sorulardan biri şu: “Annesi öğrendiği zaman ne yapacak?” Bu sorunun cevabı ise seyircinin filmden aldığı ikinci darbe olur. Anne, aslında diğer pek çok annenin yaptığını yapar. Kocasının yanında yer alıp kızına “bütün bunların sorumlusu sensin, büyüdüğün halde hala küçük bir kız gibi davranıyor ve vücudunu sergiliyorsun” der ve onu Amerika’da başka bir şehirde yaşayan Lübnanlı babasının yanına gönderir.
Babası Rifat’ın yanında geçirdiği ilk gecenin sabahında bir tokatla “aklı başına gelir” küçük kızın. Sebebi ise; kısa şortlu pijamasıyla, yani yatak kıyafetiyle, kahvaltı masasına oturmasıdır. Filmde başka şiddet sahnesi olmamasına rağmen o tokatın ve yarattığı korkunun ağırlığı film boyunca hem Jasira’nın hem de seyircinin üzerinde kalır. Şiddetin devamının gelebileceği kimsenin aklından çıkmaz.
Baba Rifat; cimri, bencil ve ilgisizdir. Jasira ilk defa adet gördüğünde babasıyla markete gider. Baba, kızının tampon kullanmasına kesinlikle karşıdır ve bu yetmiyormuş gibi; epeyce para kazanmasına rağmen kızına en ucuz ve kalitesizinden bir paket hijyenik ped alır. Bu arada Rifat, gittikçe daha çok geceyi sevgilisinin evinde geçirmeye başlamıştır. Ancak, aynı zamanda, kızına türlü şeyleri yasaklamayı ihmal etmez. Jasira’nın babasına göre; uygunsuz olan giysileri giymesi, makyaj yapması, okuldan sonra dışarda vakit geçirmesi, arkadaşlarının evinde kalması ve tahmin edildiği gibi erkek arkadaş sahibi olması da  yasaktır.
Jasira komşunun oğluna bakıcılık yaparken, küçük oğlanla beraber saatlerce babasının evde buldukları erotik dergilere bakarlar. Dergilerin de etkisiyle Jasira; cinselliği keşfeder ve bu dergilere bakarak mastürbasyon yapmaya ve vücudunu tanımaya başlar.
Kendisi de bir eşcinsel olan yönetmen Alan Ball tabii ki karmaşık cinsel yönelim meselelerine değinmeden bırakmaz filmi. Film boyunca  alttan alta Jasira’nın biseksüel ve hatta lezbiyen olma ihtimali de tartışılır. Sözgelimi, dergilerde fotoğraflarını gördüğü kadın bedenleri Jasira için tahrik edicidir ve fantezilerini süsler. Genç kızın cinsel yönelimi ise belirsiz bir gelecekte sonuçlanmak üzere bir kenara bırakılır ve aynı yıl içinde Jasira’nın kendi okulundan bir erkek arkadaşı olur.
Yarı Arap olan Jasira’nın sevgilisi zenci bir çocuktur. Jasira’nın erkek arkadaşı olduğunun fark edilmesi üzerine, babanın karakter özelliklerinden birini daha öğrenir seyirci. Rifat’ın ırkçı eğilimleri su yüzüne çıkar ve Jasira’nın erkek arkadaşıyla görüşmesi yasaklanır. Ancak her genç kız gibi Jasira da asidir ve yasakların tatlı ve büyülü etkisiyle babasının eve nadiren uğramasından faydalanarak erkek arkadaşıyla görüşmeye devam eder. Bu görüşmelerin birinde annesinin evinde yıllar önce yaşadığına benzer ikinci bir kasık traşı sahnesi düşer beyaz perdeye. Bu defa Jasira’ya “yardım” eden üvey babası değil erkek arkadaşıdır.
Filmin asıl düğümü ise Jasira’nın, oğluna bakıcılık yapmaya başladığı komşu amcayla olan ilişkisidir.

Devam edecek…

(07.07.2010)