11 Şubat 2010 Perşembe

Unutulan Bröton Tarihinin Hikayecisi: Alan Stivell

Her şey bundan dört yıl önce İrlanda müziğine merak sarmamla başladı. Türün popüler temsilcilerini dinlemeye, İrlandalılarla ilgili okumaya başlamıştım ki kaçınılmaz olarak Keltlere ve onların bugünkü mirasçılarına ulaştım. İrlanda, İskoçya, Galler, Cornwall ve Man Adası, yani bugün İngiltere sınırları içinde kalan bölgeler dışında Fransa'da Bröton bölgesinin Kelt kökenli olduğunu öğrenmek tam bir sürprizdi. “Nasılmış acaba?” deyip ilk şarkıyı dinlememle gerisi geldi, Bröton müziğinde takılı kalıverdim. Sonraki bir yıl boyunca her güne o şarkılarla başladım desem yeridir. Bu yazıyı ise hem o günlerin anısına hem de Alan Stivell'i bir nebze olsun tanıtmak için yazıyorum.

İrlanda özelinde Keltlere atfedilen başlıca enstrüman bilindiği gibi Türkiye'deki tutum'un neredeyse aynısı olan gayda. Ancak benzerlik bununla kalmıyor. Brötonların 'bombard' adı verilen entrüman bizdeki zurna'nın tıpatıp aynısı. Keltlerin kökeninin Anadolu'ya dayandığı tartışması ne kadar bilimseldir bilinmez ama medeniyetlerin beşikleri antik Mısır, Mezopotamya ve Anadolu'dan çıkan bu çalgıların Keltlere ulaşmaması imkansız olurdu. Zira tulum ve zurnanın binlerce kilometre ötede kullanılışının başka açıklaması olamaz. Bu tipik Kelt enstrümanlarıyla beraber 'lir'in evrilmiş hali olan arpın 'Kelt arpı' adı verilen türü ise yine geleneksel Kelt çalgıları arasında. Kelt arpının günümüzdeki duayeni ise Alan Stivell'den başkası değil.

1944 doğumlu olan ve küçük yaştan itibaren babasından Kelt arpı eğitimi almaya başlayan Stivell müzik hayatına geleneksel Bröton halk şarkılarını çalarak ve yorumlayarak başlıyor. 1964'ten itibaren kısa aralıklarla çıkarmaya başladığı stüdyo ve konser albümleri genellikle hayata döndürdüğü ve kaydederek ölümsüzleştirdiği bu anonim şarkılardan oluşuyor. Bununla beraber yıllar geçtikçe kendi bestelerinden oluşan albümler yapmaya başlıyor. Kendi bestelerinde dahi şarkı sözlerinin büyük çoğunluğu Brötonca. Bu bakımdan Stivell'in Bröton dilinin ve müziğinin korunması için diğer Bröton sanatçılardan daha fazla uğraştığını görüyoruz. Zira geleneksel ezgileri ağırlıklı olarak kullanan Bretonların çoğu şarkılarını Fransızca söylemeyi tercih ediyor. Yok olmaya yüz tutmuş ve son derece zor olan bu dili inatla yaşatmak ise takdire şayan. Bununla beraber Brötonca olanların yanı sıra Stivell'in İrlandaca, Fransızca ve İngilizce şarkıları da bulunmakta.

Peki Stivell ne anlatıyor? Şarkılarının tümü öyle ya da böyle Keltlerle ve Kelt tarihiyle ilgili. Yani sırf Brötonlarla ilgili değil, diğer 'kardeş halklarla' (özellikle İrlandalılar ve İskoçlarla) ilgili şarkıları bulunmakta. Başlarda anonim Bröton ve İrlanda şarkılarını söyleyen Stivell yıllar geçtikçe kendi bestelerinden oluşan konsept albümleri yapmaya başlıyor. Örneğin Brötonların Anglo-Sakson istilası sebebiyle İngiltere topraklarından Fransa'nın kuzeyine kaçışlarını anlatan ve buraya yerleşmeleri sırasında yaşanan savaşlardan ve kurulan hükümdarlıklardan bahsettiği 1977 yapımı Roak Dilestra (Avant d'accoster - Before Landing) adlı albüm tarihsel olayları ve kişileri sırasıyla anlatıyor. Ancak internette -İngilizce'yi geçtim- sadece birkaçının Fransızca çevirisinin bulunduğu bu şarkılarda anlatılan hikayelerde tarihin nerede bittiğini ve efsanelerin nerede başladığını bilemiyoruz.

Böylesine uzun bir müzik kariyeri tabii ki tek başına başarılacak şey değil. Bu yolda Stivell'in yanında duran çok önemli sanatçılar da olmuş. Mesela Brötonya'nın bağrından kopmuş en iyi gitaristlerden kabul edilen Dan Ar Braz bunların başında geliyor. Ayrıca pek çok sanatçıyla beraber çalışmış olan Stivell'in Youssou N'Dour, Soeurs Goadec, Khaled gibi dünyanın çeşitli yerlerinden sanatçılarla düetleri de var. Yine de sesinin en güçlü özelliği olmadığının farkında olan Stivell belki de bu yüzden neredeyse hiçbir şarkısını vokaller üzerine kurmamış ve müziğe daha çok önem vermiş. Ancak buna da istisnalar olabiliyor. Örneğin -kiminle olduğunu bilmediğim bir düet olan- “Ne Bado Ket Atao” (Bu Böyle Sürüp Gitmez), yaygın olarak kullanılan geleneksel Bröton vokal müziği 'kan ha diskan'a çok güzel bir örnek ve sadece iki kişinin sırayla şarkı söylemesine dayanıyor.

Tabii konu Fransa'da yaşayan bir etnik grup olan Brötonlar olunca ayrılıkçılık da gündeme gelebiliyor. Hal böyleyken 40 yıldır neredeyse bütün şarkılarında Kelt ve Bröton tarihinden, kral ve kahramanlarından, mitlerinden ve efsanelerinden bahseden Stivell'in bu meseleye nasıl baktığı da merak konusu olmuş. Zira “An Alarc'h” (Kuğu) gibi geleneksel şarkılarda 14. yy'da Fransızlara karşı kalelerini savunan Brötonları anlatan Stivell'in “1 Douar” (1 Dünya) adlı albümün ana teması ise barış içinde yaşayan dünya halkları. Bröton milliyetçisi olmadığını ve ayrı bir devleti savunmadığını söyleyen Stivell en azından unutulmaya yüz tutmuş bir tarihin sözcülüğünü yaptığı için anıları canlandırmada ve Brötonların etnik kimliklerini oluşturmada/hatırlatmada büyük rol oynamış durumda. Bugün Fransa'nın kuzey-batısında yaşayan Brötonlar kendi dillerinde eğitim verme ve görme hakkına sahipler. Bölgede sokak tabelalarının çift dilli olması ise bu etnik bilinçlenmeye bir diğer örnek.

Şimdi gelin Stivell'den ilk dinlediğim şarkıyı, 10. yy'da İrlanda'da yaşayan halkları birleştiren kızıl saçlı kral Brian Boru'nun hikayesini dinelyelim:

http://www.youtube.com/watch?v=atxyOCHFd8U


http://www.muse-ink.com/2010/02/unutulan-broton-tarihinin-hikayecisi.html (10.02.2010) adresinden alınmıştır.

Tabu ve Taraflar

Tabu’yu hepimiz biliriz: Kartlarda yazılı isim veya kavramları ‘tabu’ kelimeleri kullanmadan anlatma oyunu. Aylin Kuryel ve Emrah Irzık 2008 yapımı kısa filmleri Tabu’da bu oyunu İstanbul’daki üniversite gençliğine oynatıp kameraya almışlar, ama bir farkla: Anlatılması gerekenler bu sefer Türkiye’nin tabuları. Türkiye gündeminin hem o zamanki sıcak meseleleri hem de kronik sorunları masaya yatırılmış: Türban, vicdani red, Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, travestilik, klitoris, mastürbasyon, eşcinsellik, ateizm, feminizm işlenen konuların bazıları. Filmde sadece öğrencilerin bu oyunu nasıl oynadığı gösteriliyor; ne bir anlatıcı var ne de yorum. Çünkü oynayanlar tarafından kullanılan her bir kelime belli söylemlerin uzantıları olduğu için bir başka tartışmanın ateşleyicisi zaten.
Sonuçlar yer yer izleyenin kanını donduracak cinsten. Sözgelimi travesti kelimesi çoğunlukla fahişelik, ‘ibnelik’ ve Bülent Ersoy örneği özelinde transseksüellik üzerinden anlatılmış. Feminizm erkek düşmanlığıyla özdeşleştirilirken ateist sözcüğü bir öğrenci tarafından “satanist var ya, oradan saymaya başla” şeklinde anlatılıyor. Cinselliğe de değinilmiş: Mastürbasyonun genellikle erkekler tarafından yapıldığı görüşü yaygınken ve özellikle erkek öğrenciler bunu gülerek ve şakalaşarak anlatırken, iş klitorisi anlatmaya gelince kadın-erkek herkes utanıyor, sıkılıyor, kızarıyor. Çünkü içlerinden birinin söylediği gibi, “ayıp o ya”. Söz ‘kanayan yaramız’ Kürt sorununa geldiğindeyse film tam anlamıyla kopuyor. Buna sebep beklendiği üzere tariflerde kullanılan kelimelerin çoğunlukla PKK, terörizm ve (Güney)Doğu olması değil elbette. Kopmaya sebep olan, öğrencilerden birinin şu cümlesi: “Biz Türküz ya, bir de öküzler vardır, hıyarlar…”
***
Kaptan Cook, Polinezya’yı keşfettikten sonra tabu sözcüğünü beraberinde getiriyor İngiltere’ye ve bunu basitçe “yasak” olarak çeviriyor. Kelimenin popüler kullanımı hala Kaptan Cook çevirisi üzerinden, kökleşmiş yasak anlamında olsa da, Polinezya yerlilerinden alınan ve antropolojik bir terim haline gelen tabunun özgün anlamı bugün hala antropologlar tarafından korunmakta. Buna göre, en basit ifadeyle tabu, hem yasak hem de kutsal anlamında bir sözcük. Yerine göre anlamının bu ikisinden birine kaydığı varsayılsa da aslında kutsal ve yasak birbirine sandığımızdan daha yakın.
Örneğin, evrenselliğe en yakın olduğu kabul edilen tabulardan biri (özellikle modern hayatta) kanibalizm, yani yamyamlık. Antropologlar yamyamlığın sanıldığı gibi yalnızca yiyecek bir şey bulunamayan durumlarda zorunluluktan doğmadığını, bu eylemin dinsel, kültürel, mistik, büyüsel ve daha pek çok sebebi olduğunu defalarca gösterdiler. Bir diğer insanı yiyen insan bunu belli bir amaca ulaşmak için yapar: güç, hız ya da saygınlık kazanmak için mesela. Ancak bu sadece cadılar gibi, ne yaptığını bilen ve belli bir toplumsal statüye sahip kişiler tarafından yapılabilir. Evet, tabu yıkmak cesaret ister, çünkü ehil olmayan kişileri alçaltır ve kirletir, işin ehilleri ise zaten buna göre bir yer edinmişlerdir. Ensest ve çıplaklığı da içeren (yine yamyamlık gibi evrensel olmaya yakın) tabular, her ne kadar çıkış noktası unutulmuş olsa da, birer amaca hizmet ederler. Her toplumun tabuları vardır ve bu tabular sırf tabu oldukları için yıkılmak zorunda değildirler.
***
Eşcinsellerin yerden yere vurulduğu ama Zeki Müren denince akan suların durduğu, ateizmin en büyük ahlaksızlık sayıldığı ama Aziz Nesin’e rakı sofralarında Allah’tan rahmet dilendiği, Ermeni azınlığın görmezden gelindiği ama Hrant Dink cinayetini protesto için yüzlerce insanın sokaklara döküldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Suçluluk duya duya, kendimizden utana utana, saklanarak yapıyoruz pek çok şeyi. Ödül ve ceza öyle iç içe geçmiş ki, Türkiye’nin bazı meseleleri hakikaten tabulaşmış yıllar boyu. Bu –doğal olarak– çelişkili durum bazen bizi birbirimize ve hatta kendimize düşman ediyor. Günümüzde bu toplumsal rahatsızlığın arttığının en güzel göstergelerinden biri 29 Ekim kutlamaları sırasında pastadan Atatürk heykelinin çıkması oldu. Bu olayın sorumluları ya Atatürk sevgisinden kendilerini kaybettiler ya da onun 'hatırasına' en büyük saygısızlığı yapmak istediler, bilemeyiz. Ama bu olayın tek başına nasıl vuku bulduğundan ziyade, işlerin nasıl bu raddeye geldiğinin önemi var.
Bir süredir öğrenim sebebiyle yurtdışında yaşıyorum ve yılda iki defa Türkiye’ye geliyorum. Uzun süre Türkiye’deki olayların, toplumun ve gündemin dışında kaldıktan sonra geri dönmek, bir önceki gelişimle sonuncusu arasında nelerin değiştiğini çok daha iyi görmemi sağlıyor. Şu sıralar beni gittikçe daha fazla endişelendiren ise ülkemdeki kamplaşmalar: Kemalistler ve İslamcılar, Cumhuriyetçiler ve ‘İkinci’ cumhuriyetçiler, dinciler ve laikler, ‘teröristler’ ve ‘vatanseverler’, Kürtler ve Türkler, vb. Bu grupların kendilerine ve birbirlerine verdikleri isimler bir yana, tartışmalar git gide daha da sevimsizleşiyor ve seviyesizleşiyor. İşin ilginci, taraflar tabu yıktıklarını iddia ederken mütemadiyen yeni tabular yaratıyor veya var olan tabulara tüy dikiyorlar. Gündem ise herkesi taraf tutmaya çağırıyor: “Bizden misin onlardan mı?” Tabu filminde Kürtleri kastederek “bunları biz genelde sevmeyiz” diyen kişiyle Abdullah Öcalan’a devrimci sıfatını yakıştıran kişiler en az bir ortak özellik paylaşırlar: kördürler.
Bazı Afrika geleneklerinde birinin başına kötü bir şey geldiği zaman o kişinin en yakınları bundan sorumlu tutulur. Türkiye’deki nazar inancına az çok benzeyen bu inanca göre en yakınları dışında bir insanın ölümüne sebep olacak başka biri ya da şey düşünülemez. Son birkaç yıldır Kongo’da bazı gençler ölen arkadaşlarının naaşlarını kaçırıp cenaze törenini kendileri düzenliyorlar. Çünkü bir genç öldüğü zaman o gencin arkadaşları bundan aileyi sorumlu tutuyor. Ölünün yakınları ise korkudan bir süre ortadan kayboluyor. Aile engelini aşmakla da de kalmıyor iş. Her mahallenin bir çetesi var ve hayatının bir kısmını bir mahallede, kalanını diğer bir mahallede geçirmiş gencin hangi tarafa ait olduğu bile tartışma konusu ediliyor. Biz de aynısını yapmıyor muyuz? Görünen sebepleri görmezden gelip yoktan sebep yaratmıyor muyuz pek çok sorunumuz için?
“Bitaraf olan bertaraf olur” derler. Peki ya yanlış tarafta olmak?

http://bianet.org/bianet/diger/118663-tabu-ve-taraflar (5.12.2010) adresinden alınmıştır.

Şanson Aşkına...

Tam on bir yıl önce yaş günüm için annem ve babamdan aldığım hediyelerden biriydi “Chansons d’Amour” adlı serinin beşinci albümü. Altında ne şarkı sözleri ne de başka bir bilgi olan kapakta sadece birbirine sarılmış iki sevgilinin fotoğrafı vardı. “Hııı… Teşekkürler” diyebilmiştim sadece. Ne anlarım aşktan, şarkıdan o yaşta. Yüzüm düşmüştü. Babamsa ısrarcıydı, “dinle, seveceksin” demişti. Albüme bir şans vermeye karar verdim ve dinleyince başladı şanson sevdam. Bir sonraki kaseti aldıran ben oldum. Daha sonra da serinin izini kaybettim maalesef.

Şarkılar hangileri miydi? Claude François’nın “Comme d’habitude”ünden Fransic Cabrel’in “Je l’aime a mourir”ine, Céline Dion’un “D’amour ou d’amitié”sinden Jeanne Manson’un “Avant de nous dire adieu”süne kadar pek çok ‘aşk şarkısı’… Issız Adam’ın müziklerine dahil olduktan sonra çılgınca bıkmadan usanmadan dinlenen Michel Fugain’den “Une belle histoire”ı ve Ajda Pekkan’ın Türkçe sözlerle seslendirdiği pek çok Enrico Macias şarkısını da atlamamak lazım. Ama içlerinde en çok –sadece beni değil, dünyayı– sarsan, Serge Gainsbourg’un Jane Birkin’le yaptığı “Je t’aime, moi non plus” düetiydi. Aslına bakılırsa o seriyi diğer toplama aşk şarkıları serilerinden ayıran hiçbir şey yoktu. Küçük bir plak şirketi sahibi kendi sevdiği şarkıları toplayıp piyasaya sürmüştü belli ki. Ama daha sonra hep o şarkıların izini sürdüm, tek tek bulmaya çalıştım. Çünkü ne zaman şanson dinlesem o ilk zamanlarda aldığım tadı aradım.

Kutsal bilgi kaynağı Wikipedia der ki; “chanson”, Orta Çağ’ın sonlarına doğru ortaya çıkmış, polifonik, ve dini öğeler içermeyen sözlü Fransız şarkılarıdır. Günümüzde ise terimin anlamı alabildiğine kaymıştır ve tanımı daha da güçleşmiştir: Şanson popülerdir ama pop değildir. Sözlere dikkat edilmediğinde gayet rahat dinlenir ama en kalitelilerin sözlerini anlayarak dinlemek derin düşüncelere gark eder. Çoğunlukla ağır tempoludur ama baymaz. Vesaire. Dinlemeye devam ettikçe öğrendim ki kaldırım serçesi Edith Piaf, varoluşsal kaygıları şahlandıran Charles Aznavour, etliye sütlüye inadına karışan Léo Férré, ‘paradigma kaydıran’ Serge Gainsbourg ve Belçika’nın medar-ı iftiharı Jacques Brel gibi isimler geçtiğimiz yüzyılın en büyük temsilcileriymiş şansonun, türün kitabını baştan yazmışlar neredeyse.

Bu sanatçıların çoğu aramızdan ayrıldığı için şanson da tarih olmak üzere. Yine de bu modern klasiklerin hiç unutulmamasını umuyorum. Hayatta kalan son 'büyük' şanson temsilcisi Charles Aznavour’u da bu vesileyle analım ve ilk defa 1966’ta kaydettiği ve muhtemelen en meşhur şarkısı La Bohème’i dinleyelim. Belli mi olur? Belki Paris’in yarım asır önceki bohem havasını koklayabiliriz:

http://www.muse-ink.com/2009/11/sanson-askna.html (23.11.2009) adresinden alınmıştır.